Katılma Tarihi: Tem 2006
Nereden: Türkiye
Mesajlar: 6
|
AŞK NEDİR ?
Aşk ve sevda neydi, nasıl bir şeydi? Onu daha ilkokula başladığım ve okumayı söktüğüm yıllarda tanımıştım. Okuması yazması olmayan sevgili, rahmetli anacığım benim okuma yazmayı becerdiğimi görünce sevinmiş olmalı ki ilk fırsatta bulduğu “Leyla ile Mecnun” isimli birkaç sahifeden oluşan kitabı bana uzatarak okumamı istemişti. Ben heceleyerek okurken anacığımın gözyaşlarını görüyor ve kendimi mecnunun yerine koyuyor günlerce çöllerde aç ve susuz dolaşıyor, sevdiğim kızı arıyordum. Sevda böyle bir şey olmalıydı. Bir kızı ıssız çöllerde günlerce aylarca aç ve susuz aramak. Geceleri yatağa girdiğimde kendimi Mecnunun yerine koyar aşk için şart olduğunu zannettiğim ıssız yerlerde dolaşarak bir kızı arardım.
Daha sonraları “Ferhat ile Şirin”i tanıdım. Sevdiği kıza kavuşabilmek için o dağları nasıl deldiğini okumuştum. Daha önceleri evimizin penceresinden görünen ve yıllarca orada öylesine duran dağları kazmalarla delik deşik eder şeklini bile değiştirip, dağın öbür tarafındaki suyu komşu kızının evinin önünden geçirirdim. Oysa evimizin önünden zaten bir su akar dururdu. Ama olsun suyu illa ben getirecektim. Hem de o dağın arkasından. Aşk için tek şart bu su olmalıydı. Su gibi engel tanımamaktı.
O gün defterini getirmeyi unutmuş, yada defteri hiç olmayan, silgisi olmayan bir kız yanımıza gülümseyerek gelip defterimizden boş bir sahife yada silgi istese aşık olduk sanırdık. O okulun sümüklü kızı da olsa eli yüzü az birazcık düzgünse hemen sevgilimiz oluverirdi. Ama kendisinin ölene kadar haberi olmazdı. Biz hemen defterimizin tamamını verirdik. Keşke olsa 10 defter daha verirdik. Aşk işte buydu, elindekileri şeyleri paylaşmaktı.
Yavaş yavaş bıyıklarımızın terlemeye başladığı günler sinema denen şeyle tanıştık. Kendimize göre güzel olan tüm aktrislere aşık olur. Onlara sahip olabilmek için, her biri için başka bir arkadaşla kafamız ve burnumuz kanayana kadar kavgalar ederdik. Kim kaybederse artık o aktristen vazgeçerdi. Kendisine haftaya oynayacak yeni filmin yıldızını beklerdi. Artık kısmetine kim çıkarsa. Aşk işte buydu sevdiği için kavga etmek.
Gençliğimin büyük kısmında kah hudut taşlarıyla, kah taşı toprağı ile içten, samimi duygusal aşkımdan sonra Köroğlu namlı koçyiğit’in memleketinde hayat arkadaşıma rastladım. Leyla kim oluyor, Şirin kim oluyordu. bir potada eridik, Bir yürek olduk. Sonraları çoğaldık, çoğaldık.Aşk işte bu olmalıydı bir bütün olabilme.
Sonradan il olan büyükçe ilçelerden birinde Cezaevi Karakol Komutanı idim. Bir gün polisler birbirilerine kelepçeli bir erkek bir kadın tutuklu getirmişti. Erkek 60 yaşlarında sivri burun, yumurta topuk ayakkabısı, daracık pantolonu, yeleğinin cebinden sarkan köstekli saat zinciri ve omzuna attığı sivri yakalı ceketini taşıyış şekli ile eski kulağı kesiklerden olduğunu bağırıyordu. Kravatını altı ay önce bağlatmış, bir daha sökmemişti sanki. O kafayı nasıl taşıdığına şaşılacak kadar ince boynundaki damarların her biri kurşun kalem kalınlığındaydı. 5-6 günlük sakal arasından fırlayan elmacık kemikleri ve tam ikisinin ortasında morarmış, haşmetli bir burun, çipil çipil bakan gözlerin altı katmer katmer olmuştu. Burnunun bütün haşmetine rağmen zannederim fazla işe yaramıyor. Nefesini ağzından alıyordu. Ağzındaki iki altta bir üstte üç adet diş, yıllar önce oraya çakılmış paslı mıh gibi duruyordu. Beyaz bıyıkları sigara dumanıyla sarıdan öte tütün rengine dönmüştü. Her iki elinin işaret ve orta parmaklarının arasının rengi tütün rengini de geçip kararmıştı bile. Öyle ki parmağındaki kocaman şövalye yüzük bile etkilenmişti. Lakabı Deli Yılmaz dı.
Yanındaki kadın 50 yaşlarında, beyaz daracık eteği, kırmızı kısa kollu gömleği fakat ayağında şıpıdık terlikler vardı. Etine dolgun, sarı saçlarını özenle şekillendirmiş, renkli gözlerini sürme ile desteklemişti. Açık gerdanında 3-4 sıra altın zincir,her iki kolu dirseğine kadar bilezik doluydu. Lakabı Apartman Neclaydı.
Kelepçeye rağmen iki el birbirini sıkıca kavramış, ayrılmıyordu. Kelepçesi çözüldüğünde de ayrılmayan eller müdürü dinlerken de ayrılmadı. Üzerlerindeki tüm altın takılar oğullarına teslim edildikten sonra cezaevi ana kapısından içeri el ele girdiler. Suçları esrar satıcılığıymış.
Aradan üç dört saat geçmişti ki cezaevinin içinden yürek parçalayacak bir ağlama sesi ile irkildik. İçerden gür sesli biri çocuklar gibi hüngür hüngür ağlıyor, feryat ediyordu. “Benim canım karıcığım, hayatım, her şeyim, bir tanem, güzelim, karıcığım, apartmanım”
Bu ağıt feryatlar günlerce devam etti. Cezaevi Müdürü ne kadar baskı yaptıysa da susturamadı. Anladıkki bu Deli Yılmaz sevgili karısı Apartman Neclasından uzun süre ayrı kalması mümkün değildi. Ne yapsan boşuna.Müdürle ikimiz bir karar aldık. Gündüzleri Cezaevi kapısının dibinde ikisi bir araya gelip konuşabilirlerdi.
Sabah mesai başlar başlamaz kapıdan önce Deli Yılmaz çıkar gözünü ana kapıdan ayırmazdı. Beş dakika sonra Apartman Necla bütün haşmetiyle görülür Deli Yılmazın mendiliyle temizlediği tabureye otururdu. Yüzünün makyajı ve yapılı saçından belikli en az iki saat önceden kalkıp hazırlanmış olurdu. Yılmaz karşısında çömelir elini avucu içine alarak sabahtan akşama kadar ona tatlı tatlı bişeyler mırıldanırdı. Anlattıkları öyle günlük, hayattan yada mahkeme safhasından şeyler değildi. En yürekten aşk ve sevda sözleri mırıldanırdı. Bıkmadan usanmadan onu nasıl sevdiğini anlatırdı.
Tüm mahkeme safhasındaki tek savunması “Karıcığı, hayatı, her şeyi, bir tanesi, güzeli, karıcığı. apartmanı” Apartman Neclasının suçsuz olduğunu üzerine idi. Mahkeme başkanı kendisinin suçla ilgisini sorduğunda her seferinde “Beni boşverin sevgilim suçsuz” derdi. Başka bir şey demezdi.
Günler, aylar böyle geçti. Ellili, altmışlı yaşlarda otuzbeş yıllık eşler birbirlerine günde en az sekiz saat sevgi sözcüklerini nasıl mırıldanabilirdi? Bu nasıl bir aşktı hayret!
Karar duruşmasına ben de girmiştim.Mahkeme başkanı alışılmış cümlelerden sonra katip kıza;
-Yaz kızım,gereği düşünüldü. Sanık Yılmaz Kurt’un sekiz sene ağır hapis cezasına.
Daha cümlesi bitmemişti yapılacak olan ceza indirimlerini söylememişti. Deli Yılmaz ellerini önünde bitiştirip, belini hafifçe bükerek.
-Reisim, sayın başkanım, babam benimki önemli değil sevgili karım ne olacak.
Tüm salondakiler hafifçe gülümsedi. Heyet Deli yılmazın bu tavrını hoşgörü ile karşıladı. Başkan devam ederek.
-Sanık Necla Kurt’un beraatına….
Dediği an Deli Yılmaz sevinçle sanık platformundan fırlayıp heyete sarılacaktı ama jandarmalar müsaade etmeyince sevinç gözyaşlarıyla.
-Reisim, as beni,kes beni,darağacında sallandır.Benim canım karıcığım, hayatım, her şeyim, bir tanem, güzelim, karıcığım, apartmanım, apartman Neclam tahliye oldu ya.
Tutukluların çoğu duruşmalara abdestli olarak çıkar ama tamamı karar duruşmalarında mutlaka abdestlidir.Deli Yılmaz da abdestli olmalıydı. Daha fazla birşey demeden rüku, kıyam göstermeden,hatta kıbleye de aldırış etmeden secdeye kapandı. Secdeden başını kaldırıp elini açıp Apartmanı için Allahada şükranlarını arz etti. Hiç birimiz müdahale etmedik.Necla bir taraftan Yılmaza verilen sekiz senelik cezaya üzüntüden ağlıyor.Yılmaz bir taraftan apartmanının tahliyesine sevinçten ağlıyordu. Cezaevine dönüşümüzde iki aşığın birbirinden ayrılmalarında bambaşka bir dramatik sahne yaşandı. İkisinin de gözyaşları pınar olup akmıştı. Sonraki günlerde Deli Yılmaz’ın sesini cezaevinde ölene kadar kimse duymamış. Yalnız kısık sesle ara sıra apartmanım dediğini duyanlar olurmuş.
Aşk işte bu olmalıydı. Sevdiğinin uğruna deli olma.deli lakabı alma olmalıydı.
Zaman zaman düşünürdüm bu aşkın fevkinde yalnız Allah aşkı olabilir diye. Aradan fazla zaman geçmemişti. Ülkenin üzerindeki kara bulutların sonucu 12 Eylül fırtınası patladı. Yaşanan acı olaylara hep beraber şahit olduk. Nice yiğitler darağacında canvermişti.İşte onlardan biri Fikri Arıkan.
Fikri idam cezasını aldığı son duruşmasından döndüğünde, kendisini büyük bir merakla bekleyen hücredeki arkadaşlarının yüzü gülmüştü.Çünkü Fikrinin yüzünde idam cezası almış birinin görünümü yoktu. Sanki beraat etmişti. tebessüm ederek bizi selâmladı. Onu böyle neşeli görünce büyük bir ümide kapıldık ve Yunus'la sevinç içerisinde birbirimize sarıldık.Sesi çok net ve vakurdu. Rahat ve huzur bulmuş bir sesle mahkemenin zaferle sonuçlandığını müjdeliyordu. Arkadaşları âdeta nefes bile almadan onu dinlerken, biran önce sonuca gelmesini bekliyordu.
-Ve Eyüp kurtuldu, dedi Fikri Arıkan. Eyüp Özmen, aynı davadan daha önce idam cezası almış ve idam bekleyen bir arkadaşıydı. Sehpaya hazırlanırken beraat etmişti. Bunu bir zafer olarak bizlere müjdeliyordu Fikri. Ya kendisi? O’nun için ne karar çıkmıştı acaba?
-Senin için ne karar çıktı?.. diye bağırarak sordular.
-Benimki idam... diye devam etti Fikri şimdi dünyanın en rahat insanı benim. Yüce yaratıcının rızası yolunda, ölümümü her türlü tehlikeye karşı keskin bir silah olarak kuşandım. Demek ki, kendi ölümüm benim en etkili silahım olacakmış. Büyük, güçlü bir silah olan insanın kendi ölümü. 'Ve ben şimdi yaşamımın en güzel, en tatlı, en dinlendirici uykusunu uyuyabilirim.'
Sorgusunun ve ifadesinin hiçbir safhasında arkadaşını ele vermemişti. Tüm işkencelere gülerek direnmişti.
Babası ile yaptığı son görüşmesinde “Allah için ölmek güzel baba, metin ol” Bacısına ise “Müslüman Türk kızı gibi ol. İslamı öğren ve yaşa “ dedi.
Ölüm hücresinde darağacı ile selamlaşmayı beklerken tekrar sorgudan geçti. Israrla arkadaşının ismini verdiği takdirde infazının olmayacağı söylenmesine rağmen yine yiğitçe direndi. “Ölümede gitsem,kurtulsamda bu şerefşizliği yapmam dedi”
32 ikinci baharında,yine bir bahar günü 27 mart l982 de darağacına selam selam verdi. “Ölürsemde şerefimle kalırsamda şerefimle dedi”
Diğer hepsinde yanılmışım.Aşk böyle olmalıydı.evet aşk bu idi Allah aşkı, davasına olan aşkı, arkadaşlık aşkı, kendi şerefine olan aşkı. Ruhu şad olsun. Manevi huzurunda saygı ile anıyorum.
Selam Darağacı
Yolumu gözledin her seher-ahşam,
Selam, darağacı... Aleyküm selam!
Ecelle ölmeye doğulmamışam...
Selam, darağacı... Aleyküm selam!
O hansı milletdir, taleyi sırdır?
Yüz adla bölündü... Yene de birdir.
Meni huzuruna bu derd getirdir,
Selam darağacı... Aleyküm selam!
Hezer'i, Baykal'ı, Aral'ı gördüm,
Gördüm can üstedir, yaralı gördüm.
Tanrı'nı bendeden aralı gördüm,
Selam, darağacı... Aleyküm selam!
Çarhı ters fırlanır felek garının,
Turan kölkesinde budaglarının,
Rengi bayrağımda yarpaglarının
Selam, darağacı... Aleyküm selam!
Evvelin ahırı, sonun evveli,
Buymuş, bilmemişem bunu men deli.
Gorhum yoh, ne olsun boyun göy deli,
Selam, darağacı... Aleyküm selam!
Eli yağmalanan, bölünen, bölen,
Çayları guruyan, gölleri ölen.
Hag-hesap çekmeye gelen menem, men.
Selam, darağacı... Aleyküm selam!
Danış, Emir Teymur, bu son neydi be?..
Boynumda ağ kefen, dilimde tövbe.
Dersini ters bilen, menimdi növbe,
Selam, darağacı... Aleyküm selam!
Seni men ekmişem... Mene sen genim,
Seni suvarmağa halaldır ganım.
Yarpağın reng alsın ganımdan menim.
Selam, darağacı... Aleyküm selam!
Ey darın ağacı. Kimden kemem... Kem?
Ya seni yendirrem, ya sene yennem,
Ya da budağında yarpağa dönnem.
Selam, darağacı... Aleyküm selam!
Kırgız'**, Özbek'em, Kazak, Türkmen'em,
Başkırd'**, Kerkük'em, ele görk menem,
Senin gözlediyin garip Türk menem,
Selam, darağacı... Aleyküm selam!
Gabul et, növbeti gurbanın menem,
Menim canın sende; bil, canın menem,
Ele gurrelenme... Her yanın menem,
Selam, darağacı... Aleyküm selam!
Şiir : Rüstem Behrudi
Deneme : Mahmut Güler
|