|
|||||||
| Tarih Tarihimizdeki liderler, yaşadığımız zaferler, vs... |
![]() |
|
|
Konu Araçları |
|
|
#1 (permalink) |
|
Ziyaretçi
Mesajlar: n/a
|
![]() Afganistan’ı Orta Asya’nın, dolayısıyla kıtasal hâkimiyetin anahtarı sayan strateji görüşleri 19. Yüzyıl’ın sonlarına dayanır. Ancak İngilizler daha önceleri de, imparatorluklarının incisi olan Hindistan’ı korumak için, Afganistan’ı elde tutmak gerektiğine inanıyorlardı. Bu amaçla, 1838-42, 1878-80 ve 1919 yıllarında Afganlılarla üç kez savaştılar. İki yüzyıldır süregelen bu oyunun ilk perdesi, İngilizlerin Orta Asya’da ilerleyen Rusya karşısında endişeye düşmesiyle açılmıştı. Rusya’nın egemenlik alanlarındaki petrol kaynaklarını ele geçirmek ve Rusya’yı zayıflatmak için harekete geçecek olan ‘Birleşik Krallık’ bugün ‘Büyük Oyun’ diye adlandırılan bu stratejiyi, 200 yıl önce başlatmıştı... 1838’de Lord Auckland’ın ‘Simla Manifestosu’ olarak adlandırılan bildirisi, imparatorluğun selameti için Afganistan’da İngiltere yanlısı bir yönetimin şart olduğunu ileri sürüyordu. Bu nedenle, bazıları Birinci Afgan Savaşı’nı “Auckland’ın budalalığı” olarak adlandırmışlardır. Ruslar bir yandan Kafkasya’da ilerlerken, diğer yandan da Orta Asya’da yeni işgallere girişerek, Afganistan sınırına yaklaşmışlardı. Ayrıca, Rus danışmanların desteklediği bir İran ordusu Herat’ı kuşatmıştı. Bunun uzaması sonucunda, özellikle de Doğu Hindistan Kumpanyası’nın bu gelişmelerden telaşlanması üzerine, İngilizler İranlıları çekilmeye zorlayan sert bir tutum aldılar. Bu arada İngilizler memnun olmadıkları Dost Muhammed Han’ı düşürüp yerine eski yönetici Şuca Han’ı (Şuca ül-Mülk) geçirmek istiyorlardı. 1838’de Afganistan’a girerek burada konuşlanma kararı aldılar. Ama nasıl bir direnişle karşılaşacakları hakkında hiçbir fikirleri yoktu. Doğu Hindistan Şirketi’nin yönetimindeki İngiliz sömürge ordusunun her subayı, en az 10 hizmetçi bulunduruyor, 16 bin 500 kişilik toplam karma İngiliz-Hint ordusunu, 38 bin kişilik bir hizmetçiler ve kamp takipçileri topluluğu izliyordu. Balan Geçidi’ni aşan istilacılar Kandehar’ı aldıktan sonra Kâbil’e girdiler; önce kuzeye kaçıp sonra dönen Dost Muhammed Han’ı da, Hindistan’a, sürgüne gönderdiler. İngilizlere karşı taciz saldırılarına başlayan Afganlıları ise, İngilizlerin yaşlı komutanı Elphinstone’un pasif tutumu, iyiden iyiye cesaretlendirdi. Kasım 1840’da büyük çatışmalar başladı. Kuşatılan İngilizler 6 Ocak 1842 tarihinde, geri çekilmekten başka çare bulamadılar. Kara kışta, sürekli takip ve saldırı altında, 700 İngiliz askeri, 3 bin 800 Hintli asker ile 12 bin kamp hizmetçisinden oluşan İngiliz kuvvetleri Gandarmak Geçidi’nde neredeyse tümüyle imha edildi. Sadece bir kişi, Dr. William Brydon topallayan bir at üzerinde Celâlabat’taki İngiliz garnizonuna ulaşabildi. Bu kişinin hayatta kalan tek asker olduğu söylenirse de, sağda solda hayatta kalan birkaç kişi daha olmuştu. İngilizleri imha eden Afganlıların komutanı, Dost Muhammed Han’ın oğlu Ekber Han idi. İngilizler bu yenilgi karşısında toparlanıp takviye aldıktan sonra, 1842 yazında iki koldan ilerleyip Kâbil’i aldılar ve sağ bırakılmış birkaç rehine ile esiri kurtardılar; ama burada tutunamayacaklarını anlayıp geri çekildiler. Afganlılar da esir tuttukları İngiliz yanlısı Şuca Han’ı öldürdüler... Bu savaş, istilacıların Afganistan’da barınamayacaklarını gösterdi; ama İngilizler bu ülkenin işlerine karışmaya devam ettiler... Dost Muhammed Han yeniden tahta çıkacak ancak İngiliz tavsiyelerini kabul etmek zorunda kalacaktı ki, Rusya’ya karşı destek arayışı bunda önemli rol oynamıştır. Afganistan’daki yenilgi, Hintliler için de ilginç bir gerçeği ortaya koyacak, onlara da, İngilizlerin yenilmez olmadıklarını gösterecekti... Bu da, 1857’de başlayacak olan Büyük Hint İsyanı’nın (Sepoy Ayaklanması) arka planındaki nedenlerden birisini teşkil edecekti... 19. Yüzyıl’ın ikinci yarısında ‘Büyük Oyun’ yeni boyutlar kazanarak devam etti: Ruslar 1868’de Buhara, 1873 yılında da Hive’yi almışlardı. 1878 Savaşı’nda batıya dönmüşler; ama galip gelmelerine rağmen, Berlin Kongre’sinde Osmanlı’dan istedikleri toprakların hepsini alamadıkları için, gözlerini tekrar Orta Asya’ya çevirmişlerdi... 1878’de Kâbil’de bir Rus misyonu bulunuyordu. Daha doğrusu, Rus heyeti Afganlıların istememesine rağmen, emrîvaki yaparak gelmiş ve Kâbil’de yerleşmişti. İngilizler de onlara karşı, Kâbil’de bir misyon bulundurmak için ısrar ettikleri zaman, Dost Muhammed’in yerine yeni geçmiş olan Afgan Emiri Şir Ali’nin bunu reddetmesi ‘savaş nedeni’ sayıldı. Bu dönemde Hindistan Genel Valisi olan Lord Lytton’un politikası, emanet ülkesini ileriden savunmaktı. Ayrıca eski yenilginin intikamını almak gibi bir amaç da yok değildi! 1878 sonbaharında İngilizler Lord Roberts komutasındaki 37 bin 500 askerle Afganistan’a girdiler ve Payvar Boğazı’nda yerel kuvvetleri kolayca püskürttükten sonra Kâbil’e kadar ilerlediler. Emir Ali, Mezar-ı Şerif’e kaçmak zorunda kaldı ve hapisten çıkartılarak tahta geçirilen Yakup Han, İngilizlerle barış imzaladı. Ne var ki, Kâbil’de bulunan İngilizler, 2-3 Eylül 1879 tarihinde bir katliama kurban gittiler. Bunun üzerine Hayber’deki İngiliz kuvvetleri, Kâbil’e kadar ilerlediler; ama burada kıstırıldılar. ‘Cihad’ ilan eden Afganlılar çok sayıda asker toplayarak Eyüp Han komutasında saldırıya geçtiler. Meyvand’da bir Hint-İngiliz gücü imha edildi; ama Eyüp Han’ın birlikleri de çok kayıp vererek, gelecekteki harekat olanaklarını kısıtladı. İngilizler ise, 1 Eylül 1880 tarihinde Kandehar’ı aldılar. Bu, savaşın son büyük eylemi oldu. İki taraf arasında bir barış antlaşması yapılmadı; ama İngilizler 1881’de Afganistan’ı terk ettiler. Bu sırada başa geçmiş olan Emir Abdurrahman’ın İngilizler ile anlaşma taraftarı olması, çatışmaların sona ermesini kolaylaştırdı. Bu ikinci savaşta da İngilizler kuvvetlerini topladıkları zaman, ülkenin herhangi bir yerini işgal edebiliyor ama hiçbir yere gerçek anlamda hâkim olamayıp, sonunda çekilmek zorunda kalıyorlardı. Benzer gelişmeler sonraki dönemlerde de yeni istilacıların başlarına gelecek; ancak Afganlılar da, ‘Durand Hattı’ diye anılan ve bazı tavizler verdikleri yeni sınırları kabul etmek zorunda kalacaklardı... Afganistan’ın 19. Yüzyıl’da yitirdiği toprakları geri almak için harekete geçmesi, I. Dünya Savaşı sonrasında yeni çatışmalara yol açacaktı. ‘Üçüncü Afgan Savaşı’ olarak da anılan savaşta olaylar 1919 yılında, o sıradaki Emir Habibullah Han’ın av sırasında bir suikasta kurban giderek yerine oğullarından Amanullah Han’ın geçmesi üzerine başlamıştır. Reformcu bir kişiliğe sahip olan Amanullah Han, ordu ve kabile liderlerinin çoğunun desteğini aldıktan sonra, İngilizlerin Afganistan üzerindeki etkilerini kırmak ve 19. Yüzyıl’ın sonlarında İngiltere’ye (yani İngiliz hâkimiyetindeki Hindistan’a) terk edilen bazı toprakları geri almak üzere harekete geçti. Amanullah Han, İngiltere’nin etkisini Sovyetler Birliği ile dengelemek istiyordu. Bu nedenle Sovyetler Birliği ile bir antlaşma yaptı. Bu durum 1917 Bolşevik Devrimi’nden beri sürekli olarak Sovyetler Birliği’ni sıkıştırma peşinde koşmuş olan İngilizlerin hoşuna gitmedi. Ayrıca bazı Hint milliyetçileri de Afganistan’da sığınak bulunca, İngilizler sınırdaki Peştun kabileleri arasında karışıklık çıkardılar ve Hindistan üzerinden mal giriş çıkışını sınırlayarak gözdağı verdiler. Ancak eski felaketleri hatırlayıp Afganistan’a doğrudan müdahalede bulunmadılar. Mayıs 1919’da küçük bir Afgan gücü Hint-İngiliz arazisine girdi. Çatışmalar daha çok sınır bölgelerinde kaldı ve kesin sonuçlu muharebelere girilmedi ama İngilizler 50 bin kişilik bir güç toplayarak kapsamlı bir karşılık verince, Amanullah Han mütareke istedi. 8 Ağustos tarihli Rawalpindi Antlaşması daha çok bir ateşkes belgesi niteliğinde olmasına rağmen, Afganistan’ın dış ilişkilerindeki bağımsızlığını kabul etmekteydi. Nitekim Afganistan 1920’lerde büyük ülkelerin çoğu ile diplomatik ilişkiler kurdu. Mustafa Kemal bu dönemde Afganistan’a özel ilgi göstermiş ve Mekke ile Medine’yi 1919’in Ocak ayına kadar İngilizlere ve Araplara teslim etmemiş olan Fahrettin Paşa’yı büyükelçi olarak Kâbil’e göndermişti. 1921’de Malta’daki sürgünden döndükten sonra Büyük Taarruz’a katılan Fahrettin Paşa’nın, daha 1922 yılı bitmeden Kâbil’e büyükelçi olarak gönderilmesi, Mustafa Kemal’in Afganistan’a verdiği önemi gösterir. Daha sonraki yıllarda da Afganistan’daki reform çabalarını yakından izleyen Atatürk, bu çabaların yarıda kalmasından çok derin üzüntü duymuştu... |
|
![]() |
| Şu Anda Konuyu İnceleyen Aktif Kullanıcılar: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| BM'yi ‘hackleyenler’ Türklermiş ... | punishmenttt | Haberler & Gündem & Tartışma | 2 | 14.08.2007 12:15 |
| Ben ‘Yeni Türkler’den değilim | CoolmanJr | Tarih | 0 | 04.06.2007 23:34 |
| ‘1 milyar insan göç edecek’ | Chernobile | Genel | 0 | 24.05.2007 20:22 |
| İTÜ’nün ‘süper’i TOP500’de | CoolmanJr | İnternet & Ağ Bağlantıları | 0 | 07.03.2007 20:53 |
| Erkekler ‘özgür’ sever! | ~~PeRi~~ | Kadınca | 9 | 27.02.2007 09:59 |