|
|||||||
| Tarih Tarihimizdeki liderler, yaşadığımız zaferler, vs... |
![]() |
|
|
Konu Araçları |
|
|
#1 (permalink) |
|
Hαkkıм∂α ßiLqin Yoxα.. Fikяinde OLмαsıη!
![]() Katılma Tarihi: Şub 2007
Nereden: SewnHill =)
Yaş: 20
Mesajlar: 3,203
|
Cumhuriyet’e Sahip Çıkmak veya Ortak Olmak
Doç. Dr. Mustafa Aydın/ Selçuk Üniversitesi/ Konya Yaygın bir tema olarak "cumhuriyete sahip çıkmak", toplumsal gelişme ve talepleri gördükçe güncelleştirilen bir temadır. Aslında Cumhuriyete sahip çıkmak, onun problemlerine onun sorunlarına çözüm arama anlamı taşımamakta; aksine cumhuriyetin sahipleri olduğunu, herkesin onu kendisine mal etmeye kalkışmaması gerektiği uyarısını taşımaktadır. Şüphesiz bu, faşizan ve tehlikeli bir söylemdir. Bir sistem için en tehlikeli olan şey de onu toplumun bir kesimine ait görmektir. Maalesef Türkiye'de seçkinci yapı ve onun maniple ettiği bir kesim, mülkiyetine alabilmek için cumhuriyeti çoğu kere demokratik, sosyal ve hukuk devleti olmak gibi Anayasal özelliklerini atlayıp, "laik cumhuriyet" şeklinde özelleştirmektedir. Şüphesiz laiklik ilkesi de Anayasada yer almaktadır. Ancak laikliğin özel olarak seçilmesinin ayrı bir anlamı vardır. İlke, seçkinci yapının halkı sistemden uzak tutabilmek için etosundan (din başta olmak üzere genel anlamda ideolojisinden) soyutlamak istediği çoğunluğa bir tavır koyma yolu olarak alınmaktadır. Ancak o sistemi korumak için var değil, sistem tüm aygıt ve örgütleriyle onu korumak için vardır. Öyle ki laiklik sürekli tehlikededir veya doğru bir ifadeyle böyle bir konumda bulunmak zorundadır. Onun tehlikede olduğuna ilişkin tabii bir argüman bulunamazsa laikliğin ihlaline ilişkin gerekçeler üretip bir söylem geliştirilmektedir. İçinde bulunduğumuz şu günlerde bu örneklerden birisini yaşamaktayız. Kutlu doğum haftası dolayısıyla ilahi okuyan çocuklar laik cumhuriyetin tehlikede olduğunun göstergeleri sayılmaktadır. "Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile adım adım hilafete gidiyorlar" gibi bir demagojiyi yüzleri kızarmadan yapabilmektedirler. Yani seçkinlere göre cumhuriyet hep tehlikededir, bu bir temel veri olarak vardır ve ispatı için de ciddi argümanlara ihtiyaç yoktur. İşin gerçeği seçkincinin asıl korktuğu şey, toplum genelinin cumhuriyete ortak çıkmasıdır. Esasen bir kesimin tekelciliğinin karşısında toplum genelinin talebi sisteme ortak olmaktan ibarettir. Ne var ki bu konuda ciddi bir dirençle karşılaşmaktadır ki cumhurbaşkanlığı seçim süreci bunun tipik bir örneğidir. Gerçekten de bu konuda hayret verici olaylar yaşıyoruz. Sanki hiçbir şeyin kuralı belli değildir ve seçkinci kurumlar karşılıklı paslaşarak yeni bir düzen mantığı oluşturmaya çalışıyorlar. Rahatça anlaşılabileceği üzere burada önemli olan, sırf bir cumhurbaşkanının seçilivermesi değil, cumhur inisiyatifinin bir yelerde durdurulabilmesinin, çevre taleplerinin bir sınırının olduğunun gösterilmesidir. Öyle ki bu yolda mevcut sistemin kuralları bile çiğnenip, maniple edilebilecek kesimler sokağa dökülebilmektedir. Bundan dolayıdır ki normal bir yasal süreç içinde olabilecek pek çok şey olmazlıklara dönüştürülebilmektedir. Elbette herkesin bir biçimde siyasal hayata katılma hakkı vardır ve seçkincilik bunun dışında değildir. Ama makul ve meşru aktif bir siyasetin bazı kuralları vardır. Buna göre aktif siyaset öncelikle siyasal partiler tarafından gerçekleştirilir. Siyaset yapmaması gerekenlerin yaptığı siyaset bir siyasallaşma ve ilgili bulundukları kurumları siyasallaştırma olur ki yaşanan da budur. Siyaset dışı aktörlerin siyaset yapması kadar olumsuz olan bir başka şey bizzat siyasal aktörlerin siyasetten kaçınmalarıdır ki CHP buna örnek gösterilebilir. Siyaset bilimine göre siyasal partiler, konumlarına göre iktidar ve siyaset olmalarının, toplumdaki potansiyel eğilimleri kümelendirip siyasal bilinç kazandırma işlevlerinin yanında devletle birey arasında "ikincil yapı görevi" ni yerine getirirler. Yani halkın taleplerini devlete ulaştırırlar, devletin otoriter taleplerini yumuşatırlar. Bu açıdan Türkiye'de başta ana muhalefet olmak üzere bazı partilerin demokratik bir siyaset yapmadıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Yaşamakta olduğumuz siyaset dışı süreç de bu çizgi dışılıktan kaynaklanmaktadır. Hatırlanacağı üzere süreç aylar önce CHP lideri sayın Baykal'ın sayın Erdoğan'a "kendin aday olma" uyarısı ile başlamıştı. Sayın Erdoğan kendi olmadı, ve sayın A. Gül'ü aday gösterdi. Ancak seçkinci yapı için ne aday ve ne de seçim tarzının önemi vardı. Önemli olan seçkinler tarafından belirlenen bir adayın Meclise onaylatılarak, Meclisin iradesiyle seçilmişçesine bir yeni Sezer'i Çankaya'ya çıkarmaktı. Bunun için seçkincilik Gül'ün adaylığı karşısında bir seri engel üretti. Bu noktada önce siyasetin seçkinci ayaklarından olan YÖK, bir rektörler toplantısının ardından Meclisin toplanma yeter sayısının 367 olduğunu ileri sürerek tartışmayı başlattı. Bunu bazı emekli yargıçların tabiri caizse hukuki taktik belirlemeleri takip etti. CHP Anayasa Mahkemesine gitti, TSK adına bir ekip @ muhtırada bulundu, Sayın Baykal mahkemeden bir başka sonuç çıkarsa çatışma başlayacağını buyurarak mahkemeyi açıkça uyardı ve yüksek mahkeme meclisin hiçbir dönemde aramadığı 367 yeter sayısına karar verdi. Buna göre karar, Meclisin sadece şimdi cumhurbaşkanı seçmesini değil, daha sonraki dönemlerde de anayasal değişiklikler için toplanma imkanını genel olarak ortadan kaldırmış oldu. İlginçtir ki AKP'li çoğunluğun oluşturduğu Meclisi ıskalama çabaları sürdü. Medyada buldukları destekle de bu meclisin tatil edildiğini, yeni yasal düzenlemeler yapma yetkisine sahip olmadığını, dolayısıyla da başta erken seçim kararı olmak üzere cumhurbaşkanı seçimi konusunda yasa çıkarmak yetkisine sahip olmadığı ileri sürüldü. Aslında bütün bunlar çevrenin nüfuzunu kırmaya yönelik çabalardı. Bu arada doğal olarak ortaya çıkan cumhurbaşkanının halkın seçmesine karşı iyiden karşı çıkıldı. Çünkü vekilleri hizaya sokmak millete nispetle daha kolaydı. Onun için cumhurbaşkanını halkın seçmesine karşı bir cephe oluşturulmaya, argümanlar üretilmeye çalışılmaktadır. Mesela bu bağlamda deniyor ki: "Mevcut yetkileri üstlenecek bir cumhurbaşkanı halk tarafından seçilemez, eğer halka bu konuda bir iş düşecekse, bu seçilecek başkan yetkileri azaltılmış, sembolik bir başkan olmalıdır. Halkın seçebileceği donanımlı bir cumhurbaşkanı ülke için sakıncalıdır. Çünkü iş halka bırakılırsa o bir sultan veya halife seçer, vb". Bu argümanlar aynı zamanda seçkinci bir kesimin cumhurbaşkanlığına nasıl baktığını da açıkça göstermektedir. Bilindiği üzere Meclis hem erken seçim kararı almış, hem de cumhurbaşkanını halkın seçmesine imkan sağlayan Anayasa değişikliğini onaylamıştır. Ancak yaşanan sürece bakılırsa özellikle cumhurbaşkanını halkın seçmesi kararının bir biçimde iptal edilmesi sağlanabilir. CHP başta olmak üzere Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi, TSK, YÖK, kendine özgülüklerde görevlerini yerine getirip halka iş düşürmeyebilirler. Şüphesiz zorlanarak da olsa doğrudan halk veya dolaylı olarak temsilcileri cumhurbaşkanını seçecek, cumhur temsilli bir seçim toplumda yerini alacaktır. Ancak fiili sürecin nasıl işleyip nasıl tamamlanacağını zaman gösterecektir. Böyle bir gelişmeden kaygı duyan CHP şimdi de seçimleri hedef alıp "sandığa fazlaca güvenilmemesi gerektiğini" dillendirmektedir. Hatta daha da ileriye giderek cumhurbaşkanının millet veya temsilcileri değil, bürokratik kurumlar tarafından belirlenip usulen Millet Meclisince onaylanması gerektiğini söylemektedir. Bu faşizan söylem, seçkinci yapının açıkça konuşma imkânına sahip bir yapı tarafından dillendirilmesi olarak değerlendirilebilir. Türkiye'de seçkinciler maalesef halkı figüran olarak göregelmişlerdir. Siyaset kültürü yükseldikçe çevre de merkez de kendi temsilini istemekte, ancak bundan bir kesim rahatsız olmaktadır. Çevre temsilini savsaklayabilmek için de değişik yollar aramaktadır. Öyle ki (bir seçkinci diliyle) sistemin tüm kural ve kurumlarını, asıl anlamlarının ve rasyonel davranışların dışında kullanmaktan çekinmemektedir. Gerçekten bu süreçte laiklik, Anayasa ve hukuk kavramları, insan hakları, demokrasi, cumhurbaşkanı gibi pek çok kavram gerçek bağlamlarının dışında kullanılmakta, genel geçer bir anlam sorgulamasına karşı da laikliğin koruyucu zırhına büründürülmektedir. Bu genel geçer anlam sorgulamasında da kaçırılan ilk ilke laikliktir. Burada laiklik genel bir siyasal konsensüs ilkesi değil, ünlü yazar A. Davison'un ifadesiyle inisiyatifi elde tutmak ve çevreyi kontrolde tutabilmenin araçsal yapısıdır. Bu kavram çarpıtmasını yine cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde gözlemleyebiliriz. Bu bağlamda kısaca denen şey şudur: "Siz ey halk, sistemin değerlerini yanlış anlıyor, onu bir biçimde cumhurla irtibatlandırıyorsunuz. Hâlbuki burası başından beri bir seçkinci yapı mevkiidir. O koltuk Atatürk'e aittir ve siz buraya A. Gül veya bir benzerini oturtmak istiyorsunuz. Böylece cumhuru daha çok temsil edebileceğini söylüyorsunuz. Hâlbuki bu makam sisteme özgü bir mahremiyet alanıdır. Başbakan çıkarabilirsiniz, ama bu işi cumhurbaşkanına kadar da uzatmayın artık..." Ama gelinen noktada herkes artık gerçekleri görmelidir. Toplumumuz merkeziyle - çevresiyle bir sos-yal/politik değişim ve dönüşüm içindedir ve şüphesiz cumhurbaşkanlığı da bunun dışında değildir. Bu, ne birileri için bir makam hakkı ve ne de çevrenin merkezi işgalidir. Ne laiklik ihlali ve ne de demokrasinin rafa kaldırılmasıdır. Bu dini bir etkinlik de değildir. Genel toplumsal kaçınılmaz bir dönüşümdür. Sistemin benimsediği söylenen değerlerin anlam kazanmasıdır. Bu, ulusal - küresel gelişmenin işaretlediği bir hedeftir. Şüphesiz bu önemli sosyal politik sorunlar ne bürokratik kurumların müdahalesi ve ne de sokak gösterileriyle çözülebilir. Bu, nihayet sistemle ilgili bir sorun olduğuna göre, çözümü de sistemin açık kuralları içinde gerçekleşmek zorundadır. Ancak sistemin sahibi olduğunu iddia eden bir kesim, başlangıçta söz konusu kuralların önemli bir kısmını kendisinin koymuş olmasından da hareketle kendinde bu kuralları çiğneme hakkını görmektedir. Baykal CHP'sinin tavrı bunun açık bir örneğidir. Bu ülkede ne saltanat ve ne de hilafet bekleyenler vardır. Ama seçkinci yapı bir laik cumhuriyet sultanlığında ısrar ediyor, ama konumunu da hızla yitiriyor. Sosyal/politik yapı daha başka sorunlara sahip bulunsa da en azından herkesi temsil eden bir yapıya doğru gelişiyor. Esasen toplumun siyasal talebi Cumhuriyete özel olarak sahip çıkmak değil, seçkinlerle birlikte ortak olmaktan ibarettir. Yarınlar İçin Düşünce Dergisi Haziran - 2007
__________________
CooLmanJR Copyright © 2005-2008 ²¹°¹ ³²¹³ °¹²¹³ ¹³ I'm Not SuperMan, He Is MyBrother! Gülünç Olmaya Başladı Burası (= Buyrun Buradan Yakın ; Destek Yok Köstek War (: Ne Mutlu TÜRK'üm Diyene!..
|
|
|
|
| Bu mesaj için CoolmanJr kişisine teşekkür edenler: |
erhan1395 (25.03.2008)
|
![]() |
| Şu Anda Konuyu İnceleyen Aktif Kullanıcılar: 1 (0 üye ve 1 misafir) | |
| Konu Araçları | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Hababam Sınıfı’nın ’Tulum Hayri’si yaşamını yitirdi | Duygusuz | Haberler & Gündem & Tartışma | 8 | 13.09.2007 02:37 |
| Kur’an Ayetlerine Göre (Mü’min) İnanan Olmak | Duygusuz | İslamiyet | 1 | 03.04.2007 16:02 |
| Cumhuriyet’in ilk resmî konuğu:Afgan kralı Amanullah Han | The Answer | Tarih | 0 | 03.03.2007 16:11 |
| Sitenizi Googleye eklemek ve üst sıralarda çıkmak.... | crazy_kıvo | Web Tasarım | 6 | 04.12.2006 20:06 |