Geri Dön   Forum Ti > Eğitim > Üniversiteler
Üye Ol Üye Listesi Takvim Forumları Okundu İşaretle

Üniversiteler Tez - Ödev Bilgi Alış Verişi,Tanıtımları...

Cevap
 
Konu Araçları
Eski 10.04.2008   #11 (permalink)
 
Asbey  Görüntü Resmi
 
Katılma Tarihi: Mayıs 2007
Nereden: Sürgün |||||||||||||||||||||||
Mesajlar: 1,573
Varsayılan

Biyoritm Nedir?


Neredeyse bütün ana bilim dallarının babası sayılan Pisagor'dan beri insanlar kafalarını sayılara takmış durumdalar. Asırlar boyu sayıların arkasında yatan gizemi keşfetmeye çalışan insanlar, onların insan hayatındaki rollerini biraz abartmışlardır. Sayıları kullanarak insan karakterini yorumlama, gelecekle ilgili kehanetlerde bulunma çabaları o hale gelmiştir ki günümüzde kutsal kitaplarda bile gizli mesajlar, şifreler aranmaktadır. Bu konuda dünyayı etkisi altına alabilmiş en ünlü kişi bir kulak-burun-boğaz uzmanı olan doktor Wilhelm Fliess'tir (1858-1928).

Psikanaliz ve cinsiyetle ilgili her taşın altından çıkan Sigmund Freud'un da yakın arkadaşı olan Dr. Fliess'e göre her insanda aslında iki cinsten de parçalar vardır. İnsanın içindeki erkek bileşenin etkinliği 23, dişi bileşenin etkinliği ise 28 günlük fasılalarla, sıfırdan başlayıp en yükseğe, sonra tekrar sıfıra salınır dururlar.

Dr. Fliess'in teorisine göre bu salınımlar insanın dünyaya geliş günü başlıyorlar, ölene kadar sürüyorlar ve yaşamım etkiliyorlar. Bu basit ve masum görünen kuram günümüzde ilgi uyandıran, geniş kabul gören ve son derece ciddiye alınan bir konu haline gelmiştir.

Dr. Fliess bu kuramın içine ana etken olarak burun mukozasını yani burunun içini kaplayan dokuyu da koyuyor. Burunun içindeki dokuda oluşabilecek bir hasar ile insanların cinsel ve psikolojik bozukluklarını ilişkilendiriyor. Bu hususlarda şikayeti olanları önce burunlarının içine bakarak muayene ediyor. Gerektiğinde burun içindeki hassas noktalara kokain uygulayarak tedaviyi gerçekleştiriyor.

Bu arada Dr. Fliess'in teorisini destekleyen olaylar da olur. Yakın arkadaşı Freud ona 51 yaşında öleceğini hissettiğini söyler. 51 sayısı Fliess'in gizemli 23 ve 28 sayılarının toplamıdır. Ona göre 51 yaş insanın en kritik yaşıdır. Zaten Ay da dünyanın etrafında 28 günde dönmekte, Güneş'teki lekeler 23 yılda bir ortaya çıkmaktadırlar.

1928'lere gelindiğinde Almanya'da '23-28' mezhebi iyice taraftar bulur. Artık önemli hastalıkların, ölümlerin hep belirli günlerde ortaya çıktıklarına olan inanış gittikçe artar. Hatta bazı hastanelerde ameliyatlar için uygun günler bu tarihler hesaplanarak saptanır. Bu mezhebe mensup kişiler, 23 ve 28 günlük dönemlere, 'zihinsel dönem' adı altında 33 günlük bir dönem daha ilave ederler.

Onlara göre, 23 günlük erkek ağırlıklı salınım, fiziksel güç, dayanıklılık ve kendine güveni, 28 günlük dişi salınım, duygusallık, yaratıcılık, sevecenlik ve önseziyi, sonradan ilave edilen 33 günlük zihinsel salınım da zeka, bellek gücü ve dikkat gibi davranışları denetlemektedir. İşte buna günümüzde 'biyoritm' deniliyor. Okyanus aşırı uçan jet yolcu uçaklarının pilotlarının atanmasında bile biyoritmlerinin göz önüne alındığını söylersek konunun ne derece ciddiye alındığı herhalde anlaşılır.

İnsanların biyoritm dalgalarını kafadan hesaplamak biraz zor, hele artık yıllar için muhakkak kağıt-kalem kullanmak gerekiyor. Ancak bu konuda doğum tarihinizi verdiğiniz an sonucu grafiklerle ortaya koyan, internet sayfalarında rastlayabileceğiniz birçok program var.



Parapsikoloji ve Zaman Kavramı


Sağlıklı sıradan basit bir insanın rüyasında veya zamanın herhangi bir vaktinde biranda kendini olanaksız bir deneyimin içinde bulur. Deneyim sahibi genellikle sarsılır. Şaşkınlık içerisinde kalır,ve kısa sürede normale döner. Olay daha sonra toplumsal inançta ebeveynler tarafından benzer olay yaşamış kişilerin anlatımlarıyla benzerlikleri belirtilerek bir gerçekliğe bağlanır. Ve olay unutulur.
Kültürlerde hassas kişiler diye anılan ve saygı gösterilen kişiler bu deneyimlerini çok sık yaşadıkları için bu özellikleri ile birlikte yaşam sürmeye ya alışırlar yada bastırmaya çalışırlar. Bu konu da otorite boşluğu ve bilimsel alt yapının oluşmayışı çoğu zaman hassas kişiyi derin psikolojik sorunlar veya çıkar sağlayabilmek için ekonomik kaygılara sürükler. Ülkemizde bir çok örneği vardır.
Sevgi Çağıl;18 Aralık 1927 doğumlu Yaşamının tamamı spirütüel çalışmalarla geçmiş şu an yorgun ve kırgın bir dost. Türk metafiziğinin büyük üstadı Dr.Bedri Ruhselman ın doğuş medyumu tanımlaması yaptığı bir kişi. Kendi ifadelerini aktarıyorum: “Medyumlar genellikle bilinmeyenleri haber veren kişiler olarak düşünülürler. Bu doğru değildir. Medyomda sıradan bir insan oda öfkelenir sevinir kızar yani insandır ancak ruhsal irtibata geçtiği an bilgi noktasını bulabilen ve o bilgi kanalından iletişim yapabilen bir kimsedir sadece o an farklıdır.”
“Kendisindeki bu özelliğin onu gururlandırmaya hakkı yoktur. 5-6 yaşımdan beri sevdiğim insanların etrafında renkli ışıklar görüyorum,Fakat benim gördüklerimi başka insanlar görmüyordu ..Önceleri buna çok üzülüyordum. Bana birisinin sevgi duyduğunu renklerinden anlıyordum. Hasta bir insanda renkleri göremiyor ve Anneanneme bu ölecek dediğimde ölüyordu O zamanlar bu kız cinlere karıştı deyip çeşitli hocalara götürdüler ve bir yığın muska taktılar.”
“Olaylar bir birini izledi olacak olayları önceden bilebiliyordum. Daha sonraları bayılmalar başladı. Doktorlar kalbi arızalı dediler. Ama bu bayılmalar bende zevk halini almaya başladı. Önce bedenimi tatal bir uyuşukluk sarıyor daha sonra ruhsal enerjimle istediğim yere gidebiliyordum. Bunu oyun haline getirmiştim.”
“Bir Ankara kışında annem geceliğimi ve ayaklarımı çamur içinde buldu halbuki sokağa çıkmamıştım. Babamın öleceğini gördüm. O dönemler Abdülbaki Gökpınarlının evine giderdik. Oraya Ahmet Kutsi Tecer, Burhan Toprak Adnan Saygun beyler gelirdi. O sırada, Abdülbaki Bey Yunus Emre Divanını yazıyordu.Hepsi otururlar,tartışırlar konuşurlardı .Ben bazen lafa karışır o şiir onun değil ,bu Yunus un değil gibi laflar ederdim.Söylediklerimde her zaman doğru çıkardı. Ankara metafizik cemiyetini biz kurduk bu cemiyette Baha Soysal, İzzet Akçal, Zahit Çandarlı, Erol Sayan,İsmail Hakkı Ketenoğlu gibi tanınmış insanlar vardı.. Sene 1951 bu 30 yıl süresince Esrar-ı Sır adlı 3 ciltlik kitap yazdık .”
Sevgi Çağıl bu trans celseleri sırasında Parapsikoloji apor denen yoktan maddeler var edebildiğini anlatıyor .kendisinin trans sırasında ellerinde su ,kül,heykelcikler oluştuğunu biliyorum. Hindistan’da Sai Baba nın oluşturduğu tezahürleri oluşturabilecek PK enerjisinin Yoğunlu bedeninde bir takım radyooaktif yanık benzeri açıklanamayan izlerin oluşmasına sebep olmuş. Kendisini yakın tanıma fırsatı bulduğum ve benimle görüştüğü için ona teşekkürlerimi sunuyorum.
Mütevazi bir yaşam tarzı ve yanlış anlaşılmaların kendisini üzdüğünü gördüm.Bu fenomenlerin suistimal edildiğini televizyon ve basında gördükçe susmayı tercih etmesi Ülkemiz parapsikoloji bilimi için büyük bir kayıptır.

Dr. Ferhan ERKEY
Türk spiritüel çalışmalarının , Dr.Bedri Ruhselman gibi Akademik platforma taşınması için zamanının tüm dinamizmini bu alanda harcamıştır.1921 Afyon doğumlu olan araştırmacı çocukluğundan itibaren bir çok paranormal fenomen yaşamıştır. Yaşamının geçtiği Ankara da İzmir Caddesi Kocabeyoğlu Apt. da her Salı ve Cuma, halka açık konferanslarla ve ruhsal celselerle başlayan çalışmalar 1960 lı yılardan bahsediyoruz dönemin devlet ilgililerinin ilgi odağı olmuştur.
Celselerinde o dönemin devlet bakanı Kemal Satır Nüvit Yetkin,içişleri bakanı Orhan Öztrak çok kez bulunmuşlardır. İsmet İnönü ile 27 mayıs ihtilali ile trans sırasında alınan gelecek ile ilgili olayların görüştüğünü bildirmektedir. Erdal İnönü ve kızı özden in seanslardan korktuğunu da bildirmiştir.
Bütün bu yakın ilişkiler ve Türk psikiatri tıbbının önde gelen isimlerinden rahmetli Prof.Dr Recep Doksat ve Prof Dr.Şerif Şankal’ın beraberce bakanlığa sundukları bilimsel araştırma projeleri Dr.Ruhselman’dan sonra bir kez daha kabul görmemiştir.
Yaşamı yüzlerce paranormal olayla geçen sayın Erkey in ruhsal bir celsesinde trans halindeki sujenin çizdiği ve ruhsal bir varlık tarafından çizildiği belirtilen Meryem Ana resmi İzmir Efesteki Meryem Ana kilisesinde bulunmaktadır. Hıristiyan yetkililerce çok beğenilen bu resim ilgilenenlerin dikkatine sunulur.

Dr. Bedri RUHSELMAN
Türk metapsişik ve metafizik cemiyetinin babası ve çalışmalarını kendi yılmaz gayretleri içerisinde bilimsel eserler halinde toparlayan ve dünyadaki klasik spirutüalizm çalışmalarını neo-spırütüalizme getiren ve her türlü bilimsel çalışmaya açık olan bir anadolu misyoneridir.
Çalışmaları “RUH ve KAİNAT” adlı eserde bugünkü Parapsikoloji biliminin ilk tohumlarıdır. İnsana ve bilinmeyen kapıya cesurca ve bilimsellikteki şüphe fenomeninden hiç şaşmadan yürüyen Ruhselman ülkemizde bu konularla ilgilenen insanların çalışma rehberi olmuştur. Ve onun oluşturduğu ekol hep şüpheden ve bilimsellikten yana olacaktır. Çalışmalarını açık yüreklilikle savunan Ruhselmandan sayfalarca bahsetmek mümkündür.



HİPNOZ Nedir? Ne İşe Yarar?

Hipnotizma, bilinenin aksine aslında düşünceyle beden arasında ilişkinin gevşemesi, düşüncenin pozitif bir düzeye yönelmesi veya negatif enerjinin temizlenmesi olarak düşünülmelidir. Trans bütün bir etkidir, o anda yalan söylenemez; yardım edilmeden uyanamayacağınız bir haldir hatta umutlarınız, hayalleriniz gerçekmişçesine sizi mutlu ederler. Hipnotizma, kişinin kendisine yardım etmesine yararlı olabilir.




Daha öteye gitmeden evvel, hatırlatmakta yarar var; yukarda hipnotizmayı gevşeme yöntemi olarak düşünün demiştik ama sakın orada kalmayın. Hipnoz altında inanılmaz bir gücün size temas ettiğini hissedeceksiniz, ister inanın ister inanmayın ama bu güç sizin bilinçaltı gücünüzdür. Bilinçaltınız bedeninizin her parçasında nelerin olduğunu, neyin gerektiğini bilmektedir, günün her anında sizi negatif etkilerden olabildiğince korur. Örneğin yüksek gerilim anlarında, kalp atışlarınızı yavaşlatır, ayrıca egonuz hakkında bilmeniz gereken herşeyle ilgili bilgiyi depolar, işte bu bilgiyi hipnoz altında öğrenmeniz mümkündür ama eğer hipnoz seansı uzman bir psikolog tarafından yapılıyorsa; spiritüel amaçlarla veya önceki yaşam merakıyla yapılan hipnoz gösterilerinin ise, sözünü ettiğimiz yararla hiç ilgisi yoktur. Örneğin, "Qujira Board" denen ruh çağırma tahtalarında ya da fincan celselerinde yaşananların yani alınan doğru cevapların ardında bir ruh değil, sadece bilinçaltınız vardır, şaşıracaksınız ama sarkaç etkisini dahi bilinçaltının yönettiği belirlenmiştir. Şimdi bir deney yapalım;

* Bir rondela veya küçük bir halka alın (Bu alyansınız da olasilir.) bir ipe ya da kuşağa bağlayın ve dirseğinizle bileğinizin arasına bağlayın.

* Sonra bir sayfa kağıt alın, ortasına büyük bir daire çizin ve merkezine bir (+) yaptıktan sonra kağıdı masaya koyun.

* Kolunuzu kağıdın üstüne getirin ve ipe bağlı halka veya yüzüğün tam (+) işaretinin üzerine gelmesine dikkat edin ve kolunuzu hafifçe oynatarak halkayı sağa sola sallamaya başlayın.

* Size doğru sallanmasını "evet" olarak, sağa sola sallanmasını "hayır", saat yönünde dönmesini "bilmiyorum", saat yönünün tersine dönmesini ise "Söylemek istemiyorum" olarak kabul edin.

* Şimd yine ipe bağlı halkanın (+) işaretinin üzerinde olmasına dikkat edin ve kendinize bir soru sorun ve halkanın sallanmasını bekleyin. İnanmayacaksınız ama kolunuzdaki ipe bağlı halkanın yukarda ettiğiniz kabuller doğrultusunda sallanmaya başlayacağını göreceksiniz.

* Ama dikkat! Sakın çaba göstermeyin ve zorlanmayın, halkayı tamamiyle serbest bırakın ve olabildiğince gevşeyin... Eğer siz çabalamazsanız, halka size cevap verecektir.

Hipnoza özenmeli miyiz?

Bilinçaltının sizinle nasıl konuştuğu hakkında sanırız fikriniz oldu. Şimdi hipnoza doğru giderken size rehber olalım ama dikkat edin çünkü sizlere birisini hipnoz etmeyi asla önermiyoruz, bu yasaktır ve ancak tıp öğrenimi görmüş uzmanlar için geçerlidir zira çok tehlikeli olabilir. Şimdi devam edebiliriz; önce hipnoz edilecek kişi oturur veya yatar durumda rahat olmalıdır sonra iyice gevşemelidir. Bu durumu asla bozmamalı yani ara vermemelidir. Aynı anda hipnozcu, yakın mesafeden yumuşak ve monoton bir sesle sakinleştirici, gevşetici sözcükler söyler ama bu ses asla emredici olmamalıdır. Eğer bunu yakın bir yerde yanan bir mum ışığında yaparsanız daha etkili olabilir. Şimdi hipnoz edilenin ne yapması gerekeceğini belirtelim;

"Gözleriniz kapanıyor..."

Burnunuzdan derin bir nefes alın ve sekize kadar sayıncaya kadar tutun. Ağzınızdan verin ama yavaşça ve tüm ciğerlerinizdeki havayı boşaltmak kaydıyla. Gerilmiş bütün kaslarınızı gevşetmeye başlayın ve bunu yaparken ondan bire doğru sayın. Sayarken kaslarınızın gevşediğini hissetmeye gayret edin, artık kendinizi çok daha gevşemiş hissedeceksiniz. Mum ışığından gözlerinizi ayırmayın ve her nefesinizle dakikalar geçerken gevşediğinizi daha çok hissetmeye devam edin. Huzur ve boşalmanın fittikçe arttığını hissederken, mumun ışığının gittikçe daha parlak ve barış dolu olduğunu göreceksiniz. Bakmaya devam ederken, 100´den geriye doğru saymaya başlayın, her sayıda daha gevşeyecek, iyice dalgınlaşacaksınız. Her on sayıyı aştığınızda, hipnozcunun yine o yumuşak ve barış dolu sesle size; "Gözleriniz yavaş yavaş kapanıyor." dediğini duyacaksınız, bunun hissedin asla gözlerinizi kendiniz kapatmaya kalkışmayın ve de direnmeyin, tamamen kendiliğinden kapanmasına izin verin. Eğer sayma bittiğinde gözleriniz hala açıksa, hipnozcunuz yeniden ama bu kez 50´den başlayarak geriye saymaya başlayacak ve sürekli "Gözleriniz kapanıyor" diyecektir. Gözleriniz kapandıktan sonra geçen her anda daha derin, huzur dolu ve çok sakin olacaksınız ve hatta kendinizi ağırlıksız hissedeceksiniz. Hafiflik ve hoşluk duygusu sizi öylesine sarmalı ki, kendinizi çok mutlu hissetmelisiniz.

"Siz bir bulutsunuz..."

Şimdi kendinizi bir bulut olarak tasavvur edin, barış içindesiniz, çok hafif bir meltem sizi okşuyor, ayak parmaklarınızın ucunda minicik bir kıpırtı hissediyor, bu küçücük kıpırtı yukarıya doğru yayılırken ısınıyor ve ılık bir dalganın içinde daha çok gevşiyorsunuz. Yumuşacık bulut bedeninizi sarıyor ve bütünleşiyorsunuz artık siz de bir bulut yapısındasınız. Sonsuz bir barış efektini hücrelerinizde hissediyorsunuz, o minicik kıpırtı artık bacaklarınızdan yukarıya yayılıyor. Isı artarken, etki gücü de artıyor. Nefesiniz iyice yavaşladı, kıpırtı ve ısının artık kollarınızdan omuzlarınıza yayıldığını hissediyorsunuz. Şimdi yüzünüzde ve başınızı sarıyor; çeneniz, boynunuz, yüz kaslarınız o muhteşem ılıklığın ve etkinin altında. Sıkıntılarınız ve sizi üzen şeyler bir şamandıra gibi sizden yüzerek mavi göğe doğru uzaklaşıyorlar, artık sorumluluk duymuyor ve uyumaya başlıyorsunuz. Ve sizi izleyen yumuşacık sesten hiç ayrılmıyor, konsantrasyonunuzu hiç yitirmiyor, başka bir ses duymuyorsunuz. Duyduğunuz sesleri dahi rahatlatıcı olarak kabul ediyorsunuz, onları birer iç çekmesi gibi kabul ediyor ve özelliksiz kabulleniyorsunuz. Şimdi izleyin;

"Yarın daha iyi, daha mutlu olacağım."

Konuşma sürüyor; "Bir koridordasınız, koridor çok hoş ve barış dolu, ondan bire doğru sayıyorum ve koridorun içine doğru ilerliyorsunuz. Nerede olmak istiyorsanız, oradasınız. Artık bilincin ve düşüncelerinizin üst katmanlarındasınız. Üç veya dört defa daha ondan bire doğru sayıyorum, yolculuk devam ediyor..." Artık hipnoz altındasınız veya değilsiniz yani başaramadınız. Güçlü bir duygu ve ışık parmaklarınızın ucundan başlayarak kolunuza yayılıyor ve kolunuz hafifliyor, her anda, her nefes alışınızda daha çok hafifliyor, parmaklarınız seğiriyor ve kıpırdıyor, bunu kolunuz izliyor ve kolunuz uçuyor. Artık hipnoz altındasınız, Bunu ilk kez yapıyorsanız, şunu düşünün; "Yarın çok daha iyi olacağım, hergün, ne olursa olsun kendimi daha bulacağım, çok iyiyim..."

Evet, bir hipnoz yaşadınız ama bu hipnoz sizin geçmiş yaşamınızda Kleopatra veya Nefertiti olduğunuz saçmalığı için değil. Bu bir meditatif-hipnoz yani sizi yaşamın negatif unsurlarına karşı güçlendirmek ve arındırmak için yapılabilir. Daha ötede, bilinçaltınız sizi daha çok koruyacak ve sizinle daha çok bütünleşecektir...

__________________

Powered By SerKaN
Asbey Şuanda Forumda Değil   Alıntı yaparak cevapla
Eski 10.04.2008   #12 (permalink)
 
Asbey  Görüntü Resmi
 
Katılma Tarihi: Mayıs 2007
Nereden: Sürgün |||||||||||||||||||||||
Mesajlar: 1,573
Varsayılan

Dixon ve Kehanetleri / Genel / Parapsikoloji


Ünlü Filozof Leibniz'e göre her fert, gelecekteki olayların varlığını, kendi mevcudiyetinin derinlerinde hisseder ve bilir. Bu görüşü, çağımız Parapsikologları temel olarak ele almışlardır. Yapılan bütün geleceği bilme çalışmalarında, gelecekten bilgi verebilenlerin bulunduğu görülmüşse de, bu bilgiler ışığında geleceği değiştirebilen hiç bir kimsenin çıkmadığı da ayrı bir gerçektir. Bir örnek verelim...

Amerikalı Kahine Jeane Dixon, Başkan J.F. Kennedy'nin ölümünü 1952 yılında girdiği bir trans sırasında açıklamıştır. Ancak isim vermemiş suikasta uğrayacak kişinin ayrıntılı bir tarifini yapmıştı... Gelecekteki suikastın kurbanı olacak adamın mavi gözleri ve kumral saçları vardı. Genç ve mevki sahibi bir adamdı. Demokrat Parti'den 1960 yılında seçilecekti ve devlet hizmeti sırasında feci bir şekilde öldürülecekti. Onun bu kehaneti, 13 Mayıs l956'da "Parade Dergisi"nde yayınlandı.

John Kennedy 1960 seçimlerini kazanınca bu kehanet yeniden gündeme geldi. Çünkü suikasta uğrayacağı söylenen kişinin tarifine, inanılmaz bir şekilde Kennedy'nin uyduğu farkedildi... Dixon durumun zaten farkındaydı... Kennedy'yi defalarca uyardı. Ancak ona inananların sayısı oldukça azdı. Ciddiye alınmadı... Dixon adeta geleceği değiştirmek için elinden gelen her türlü uyarıyı yapmaya çalıştı ama geleceği değiştirmek imkansızdı... Ve korkunç gün hızla yaklaşıyordu...

6 Nisan 1967'de W. Daily News Gazetesi'ne verdiği bilgide, Senatör Robert Kennedy'nin başına korkunç bir şey geleceğinden söz ediyordu. Bunun üzerine "bu bir kaza mı?" diye kendisine sordular. "Hayır daha beter bir şey olacak... Silahla vurulacak" dedi...

9 Nisan 1968 yılında bir akşam yemeğinde ise misafirlere: "Robert Kennedy, ateşli bir silahla vurulacak. Olay bir komplonun sonucu değil, kişisel bir eylem olarak, kısa boylu bir çocuk tarafından işlenecektir."

1963 sonbaharında Kennedy öldürüldüğünde haklı çıktığı görüldü ama artık iş işten geçmişti... Dixon'un gerçekleşen başka kehanetleri de vardır. Örneğin Zenciler'in lideri Martin Luther King'in öldürüleceğini, 1967 yılında bir uzay kapsülünün yanacağını ve içindeki Astronotlar'ın öleceğini de çok önceden haber vermişti...

1969 yılında New York'da yayınlanan "Hayatım ve Kehanetlerim" adlı kitabında, gelecekteki olaylarla ilgili önemli kehanetlerini kaleme almış ve kamuoyuna duyurmuştu...


TARTIŞILAN BİLİM PARAPSİKOLOJİ


Yazar: Prof. Dr. Richards BROUGHNTON

Yayınevi: Say Yayınları

Parapsikoloji kelime manası itibariyle insanın olağanüstü yetenekleriyle ruhsal gücünün araştırılması demektir. Prof. Brounghton bu konuyu etraflıca incelemiş, deneylerini gözlemlerini okuyucularına en güzel şekliyle aktarmaya çalışmıştır. Ancak şunu da belirtmek gerekirse; konu çok güncel olmaması itibariyle fazla ilgi çekmiyor. Bu yüzden herhangi bir bilim dalının ciltlerle dolu olan eserleri varken Parapsikoloji daha emekleme aşamasındadır. Konunun yabancı olmasının yanında çevirinin çok kötü oluşu konuların anlaşırlılığını minimum seviyeye indiriyor. Bu mevzuda tavsiyem eğer mecbur değilseniz konuyla alakalı başka kitapları tercih etmenizdir.
Dr. Broughnton parapsikolojinin tarihini ve evrimsel gelişmesini inceledikten başka bilim içindeki pek belirgin varlığı konusundaki ateşli tartışmalara görüşleriyle ışık veriyor. Parapsikolojinin etkinlik sahalarını tanımlıyor, neler içerdiğini ve içermediğini araştırıyor, çeşitli tiplerdeki psişik yüzleşimlerin sınıflamasını yapıyor, parapsikolojinin labaratuvar çalışmalarında neyin kanıtlandığını veya kanıtlanmadığını ayrıntılarıyla ortaya koyuyor.
Dahası, kitabın amacı doğrultusunda yaygın ve son parapsikolojik araştırmalar psifenomen testlerinde kullanılan bütün aktüel ekniklerini klasik ESP kart deneyimlerinden poltergeist olgusuna kadar herşeyi ortaya koyuyor.
Değişkenlik ve aldatıcılık nitelikleri olan psi-fenomen denemelerinde araştırmacıların bilimsel metodları nasıl uyguladıklarını her fırsatta anlatıyor. Bunu yaparken de konuya yönelik maksatlı dış etkenleri tarafsız düşünce yargısından geçirerek dışlamayı gözardı etmediği gibi, mümkün konvansiyonel açıklamaları araştırıyor, niteleyici bulguları elde etmek için kullanılan yöntemleri tartışıyor.
Dr. ayrıca, bu kitapta parapsikoloji konusunda Moskova ve Pekin yörüngelerinde yapılan çalışmalar üzerinde önemli bilgiler vermekte ve ABD hükümetlerinin parapsikoloji programlarında uygulanan çalışmalarda şaşırtıcı izlenimleri gözönüne sermektedir.
Dr. modern istatistiksel metodlar yolunda PSİ araştırma kayıt ve verilerinin parapsikoloji olgusunun bütün zamanlardan daha güçlü duruma getirildiğini sergiliyor ve ayrıca kriminal soruşturmalarda, tedavilerde ve hatta arkeolojide kullanımını dile getiriyor.
Psişik Deneyim Nedir?
PK, ya da ‘Psikokinesis’ deyimi de, parapsikolojik incelemede ikinci yeteneği, yani bir insanın kas sistemini kullanmadan nesneleri, olayları ve hatta çevresindeki kişileri etkileme yeteneğini tanımlar.
Günün birinde, genç bir bayanın çaresizlik içindeki sesiyle yüzleşmiştik. Kadın geçirdiği olayın etkisi altında kendine bir çıkış yolu arıyor gibiydi; sesi titreyerek yaşadığı olayı anlattı:
İki hafta önce kocasını toprağa vermişti. Başından geçeni ancak şimdi anlatabilecek gücü kendinde bulmuştu. Ama yine de zorlu bir dönem yaşamakta olduğu anlaşılıyordu. Kadın, anlattığına göre kocasının ölümünden bir kaç gün önce bir rüya görmüştü. Av sırasında, bir arkadaşı kocasını kazayla vurup öldürüyordu. Bu rüyadan soğuk terler dökerek uyanmış, ama kimseyi telaşa vermemek için bu olaydan kimseye söz etmemişti.
İki hafta sonra bir av partisi vardı. Kadın bu kez de, kocasını huzursuz etmemek için yine susmayı ve ona rüyasını anlatmamayı yeğlemişti. Zaten kocasına durumda söz ettiği takdirde, onun konuyu, “alt tarafı bir rüya” diye geçiştireceğini biliyordu. Ama ertesi gün, olanlar olmuş, arkadaşı bir kaza kurşunu ile kocasını öldürmüştü.
Bu bayanla telefonla konuşan enstitü görevlisi bendim. O bir çıkış yolu arıyordu, ama konumu sadece bu değildi. Konuştuğum kişi, bu gibi sorunlara kafa yoran bir bilim adamına danışarak, ondan doğru davranıp davranmadığına dair bilgi edinmek istiyordu.
Acaba bir parapsikolojist, başından böylesine olaylar geçen kişilere derde derman olabilecek gerçek cevapları vermek için konusunda ne kadar bilgi sahibi idi? Üzülerek belirtmem gerekiyor ki, bizler bu gibi olaylar karşısında halen kesin konuşabilecek yeterlikte değiliz. Bütün yapabildiğimiz, onların içinden geçtikleri bu ortamın özümseyebilmelerine yardımcı olmak ve durumları çerçevesinde edinebileceğimiz bulguları kendilerine anlatmaya çalışmaktır.
Peki, bu kadının yaşamış olduğu olgu bir rastlantı gibi geçiştirilebilir miydi? Kocasının ölümüyle, kadının bize yapmış olduğu telefon başvurusu arasından iki haftalık bir zaman geçmişti. Kadın bu süreç içinde depreşen suçluluk duygusunu bastırmak için yoğun çaba sarf etmiş olmalıydı.
Bu bayana göre, ona yolunu yordamını bilmediği nitelikte bir uyarı yapılmıştı. Uyarı, “rüya” yoluyla gelmiş, ama kendisi bunu değerlendire-memişti. Şimdi ise kadın, “herhangi bir biçimde geleceği algılamak ger-çekten mümkün müdür, yoksa ben çıldırıyor muyum?” diye kendini sorguluyordu.
Psişik yeteneğin insanların tamamına, ya da bazı seçkin kişilere bağışlanmış olduğu inancına bugüne kadar kesin bir destek bulunduğu söylenemez. Şimdilerde, bazı otoritelerin ileri sürdüğü, “her insanın psişik yeteneğe sahip olduğu, ama bir de bu yeteneği nasıl kullanacağını bilmesi gerektiği” savı doğru olabilir. Fakat şu da var ki, bugüne kadar bu görüşü kanıtlayacak kesin bulgular saptanamamıştır.
Sınırlı sayıdaki insanların yüzleştikleri olaylara dayanarak, bir kişinin kendi isteği çerçevesinde psişik yeteneğini kullanabileceği inancı tüm gerçeği yansıtmaz. Çünkü biz, psişik yeteneğin herkese vergi olup olmadığını bilemiyoruz. Bildiğimiz, insanların yüzleştiği psişik olguların epeyce yaygın olduğudur. Çeşitli yörelerde yapılan bilimsel araştırmalar, ortalama bir genellemeyle, oralardaki nüfusun dörtte üçü ile yarısının bir, ya da daha fazla psişik deneyim geçirmiş olduğunu belirliyor.
Böylesine saptamalar rağmen, bu araştırmaları yürüten parapsikolojistlerin ayrıntılara inen sorgulamaları sonucunda başka bir gerçekte ortaya çıkıyordu. Karşılaşılan psişik olay türleri parapsikolojinin ince standart elemesinden geçirildiğinde, bunlardan pek azını psişik nitelikte olduğu belirginleşmekteydi. Ayrıca, parapsikolojistlerden çoğunluğunun değerlendirmesine göre, herhangi bir yörede psişik yüzleşim olgusunu yaşayanların yüzde onu ya da onbeşi kadarı gerçek ESP veya PK halinden geçtiklerinin ve bu konunun normal yaklaşımlarla açıklanamadığı gösteriyor.
Burada önemli bir nokta belirlenmelidir: ESP (Extra sensory Perception) deyimi bedenin bilinen algılama duyularını kullanmadan ve bilimsel karşılaşmalara bağımlı olmadan insani enformasyonlar (bilgilendirmeler) yeteneğini tanımlar.
Psişik Olay Türleri
Dr. Rhine, kişilerin kendisine yaptığı binlerce bildirimi bilimsel yöntemler kullanarak incelemişti. Sonuçta bildirimlerin, ya da yüzleşilen psişik olayların yüzde 60’lık bir bölümünün uykuda rüya biçiminde olduğunu saptadı. Bundan sonraki yüzde 30’luk bölümse, uyku halinde olmaksızın etkileşim, ya da dürtü şeklinde kendini gösteriyordu. Geriye kalan yüzde 10’luk bölümde de bu olgu duyusal, ya da sinirsel halüsilasyon ortamında oluşuyordu.
Gerçeğe Yönelen Rüya

Dr. Rhine psişik rüyaları iki kategoriye ayırıyor. Bunların en çok karşılaşılanını ‘gerçeğe yönelik rüya’ diye tanımlayarak şu örneği veriyor:
Kaliforniya’lı bir büyükanne, gece korku veren çarpıcı bir rüya görerek uykusundan uyanır. Kadın henüz emekleme çağında bir bebek olan torununu uyurken, üzerinde örtülü ağır yorganın altında soluk almaya çabalarken görmüştür. Bebeğin direnci giderek azalır, bunalım içinde adeta sona yaklaşır.
Saat gecenin dördüdür. Büyükanne, sorunu önce, “ne olacak alt tarafı, bir rüya işte” diye yorumlar. Gecenin bu vaktinde, damadının evine telefon eder etrafı telaşa verdiği takdirde, onun bir çılgın olduğu düşünülebilir. Sonra telefon eder. Damadına git çocuğu kurtar der. Damadı sakin bir sesle: “az önce sesini duyduk ve kurtardık, şimdi sütünü içiriyoruz”
İşte, bu olayda görüldüğü gibi, büyükannenin rüyası gerçek olaya yönelik bir davranış biçimini örneklemektedir. Olayda, büyükanne tehlikeyi algıladıktan başka, bu tehlikenin ne olduğunu da saptamıştı.
Psişik yüzleşimlerde sözü edilen bir başka olguda, hayale yönelik ‘sembolik rüyalar’ tiplemesidir. Dünya savaşı sonrasında San Francisco’dan bir bayanın bildirimi bu dala iyi bir örnek oluşturur.
Bu bayan şöyle yazıyordu:
‘’ 1945 yılının 20 0cak gecesi gördüğüm rüyada, Pasifik cephesinde savaşmakta olan biricik oğlum, mutfakta yanıma gelerek bana iyice ıslanmış, üzerinden sular damlayan üniformasını veriyorum.
Oğlumun genç yüzündeki ifade, iyice sarsılmış bir insanınki gibiydi.
Onun üniformasını silkeleyerek, sularını süzdürmeye çalışıyordun. Bahriye lacivertti. Sular mutfağın yer karolarını boyuyordu. Karşımda dikilmiş beni seyreden oğlum Billie, sonunda üniformayı elimden alarak çamaşır küvetine attı. Yanıma gelip bana sarılarak, “Bu çok korkunç, değil mi anne?..çok çok korkunç…” diye sızlanmaya başlamıştı.
Rüyamda düşünüyordum. Büyüme ve okul yıllarında oğlum bana fazla bir sorun çıkartmamıştı. Ama şimdi, müthiş bir zorlukla karşılaşmış olabilirdi.
Bu olaydan bir kaç gün sonra Long Beach’teki bahriye üssünden bir tekstilci beni ziyarete geldi. Adam, bana Billie’nin hizmet vermekte olduğu savaş gemisinin battığını bildirdi. Oğlumun adı da kayıp listesinde idi. Billie’ye ne olduğu, öteki kayıplar gibi henüz saptanamamıştı. Ama, daha sonra oğlumun akıbeti, bana resmi ağızlar tarafından bildirildi. Oğlumun da içinde bulunduğu savaş gemisi, bir düşman denizaltısı tarafından torpido ile batırılmıştı. Bu nedenle 250 denizci hayatını kaybetmişti. Oğlum Billie de, denizde boğulanlar arasındaydı.
Burada, kadının gördüğü rüyayla gerçek olayın pek az ilinti taşıdığı görülüyor. Annenin görmüş olduğu rüyanın içerdiği mesaj; fantezi, drama, anı oluşumlarının içinde gizlidir.
Bu iki durumun farklılığına verilecek en iyi kanıt, psişik deneyimle yüzleşen kişinin kendi psikolojik yapısı ve belirli rüyalara eğilim tiplemesine bağımlıdır.

Önsezi Olgusu

Uyanıklık durumundaki etkileşimler de rüyalar gibidirler. Belki de devam etmekte olan bir normal bir psikolojik bir sürecin bilinç altında belirginleşmesidir. Örneğin, ‘önsezi’ diye saptanan olguda görüldüğü gibi; bir, ya da daha fazla dürtünün meydana getirdiği oluşum uyarısı gibi…
ABD’nin Lowe eyaletinde, 1907 yılındaki olay bir kolej öğrencisinin başından geçmişti. Olayı şöyle anlatıyor:
“Anne ve babam 1905 yılında boşanmıştı. Bu sonuç annemi utanç, keder ve yenilgi oluşumuda etkiledi. Bu nedenle, aralarında mektuplaşmı-yorlardı, ama bana sık sık yazıyorlardı.
Bir gün annemi ziyarete gitmiştim. Oturmuş karşılıklı laflıyorduk ki, annemin yüzünün adamakıllı bulandığını gördüm. Merakla ona ‘ne oluyor?’, diye sorduğum zaman, hiç beklenmedik yanıt aldım.
-Ne olsun, evladım? Şu anda öyle hissediyorum ki baban yeniden evlendi!
Doğrusu elimde olmadan kahkahayı basmıştım. Çünkü babamla sürekli mektuplaşıyorduk. Eğer böyle bir girişimi olsaydı, bana önceden kesinlikle bildirirdi. Babamdan daha bir önce mektup almıştım. Bana hiçbir şeyden söz etmediğini anneme bildirdim.
Bir kaç gün sonra ise, babam ondan aldığı mektupta, gelin görün ki, yeni evliliğinden uzun uzadıya söz ediyordu.
Benim yönümden bunların tümü normaldi, ama işin bani şaşkına çeviren yanı, babam evlenme törenini annemi son ziyaret ettiğim ana yani oturup onunla görüştüğüm zamana rastlamış olduğuydu.
Halüsilasyon Olgusu
Bütün bu tipleme örnekleri arasında bir de halüsilasyonu yeraldığı belirtilmiştir.
İndiana’lı bir bayanın yüzleştiği ve bildirimini yaptığı anlatacağımız olay bu tiplemenin belirgin örneklerindendir. Söz konusu bayan, onun çocuksuz ablasını gözetme durumundaydı.
Kadın yaptığı bildirimde psişik yüzleşimi şöyle anlatıyordu:
“Hiç unutmam 8 Kasım 1961 günüydü. Sabah öğretmenlik yaptığım okula gelmiştim ve doğruca sınıfıma girmiştim. Her şey iyi gidiyordu, ama dersin sonlarına doğru göğsümü ve omuzlarımı sızlatan korkunç bir ağrı başladı. Ağrı beni yönetecek kadar güçlüydü. Müdür ve öğretmen arkadaşlar ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Ama şansım varmış ki bir süre sonra ağrım kendiliğinden geçti Ben de işimin başına döndüm.
Olaydan bir saat sonra müdür sınıfa gelerek beni telefona çağırdı. Annem beni arıyor. Aklımdan bile geçmeyen kötü haberi verirken ağlıyordu.
Evde beraber alt kata indikleri sırada ablasının kalp krizi geçirdiğini anlatmaya çalışıyordu annem. Kriz o kadar ağır gelmişti ki, doktor çağırmaya dahi fırsat bulamamıştı.
Daha sonra anladım ki, beni çok kederlendiren kriz olayının olduğu sırada, yukarıda sözünü ettiğim sancı da beni müthiş etkileyip kıvrandırmıştı…”
Bu paragraflarda anlatılan türlü psişik yüzleşim kişilerin hayatında geçirdikleri paranormal veya normal bilimsel yasalarla açıklanmayan, ama süper doğa olgusu olarak ta kabul görmeyen olaylar da sayılmaktadır.
Geleceği Değiştirmek Mümkün mü?
Bu mevzu ile alakalı hadiseyi anlatıp yorumu size bırakacağız. Los Angeles tramvaylarında vatmanlık yapan bir Amerikalı, rüyasında tehlikeli bir kavşakta kırmızı renkli bir kamyona çarptığını görür. Kamyon devrilir. Kamyondakiler acı içinde bağırmaya başlarlar. Ertesi sabah Amerikalı vatman işine gider. Rüyasında gördüğü kavşağa geldiğinde yavaşlar, bu sırada karşısına kırmızı renkli bir kamyonet çıkar ve ani bir frenle durur. Kamyondaki kadın acı bir tebessümle vatmana bakar. Bu hadisede yazar soruyu cevapsız gibi bıraksa da geleceği değiştirmenin mümkün olabileceği tezini savunur. Fakat bize göre geleceği değiştirmek mümkün değildir. Çünkü biz geleceği bilmiyoruz. Kaderle alakalı bu mevzuda ayrıntılı bilgi için M. Fethullah Gülen’in KADER adlı kitabına başvurulabilir.
__________________

Powered By SerKaN
Asbey Şuanda Forumda Değil   Alıntı yaparak cevapla
Eski 10.04.2008   #13 (permalink)
 
Asbey  Görüntü Resmi
 
Katılma Tarihi: Mayıs 2007
Nereden: Sürgün |||||||||||||||||||||||
Mesajlar: 1,573
Varsayılan

Alanın İşaretlenmesi

Geniş anlamda söylemek gerekirse, parapsikolojinin ilgilendiği başlıca iki yetenek mevcuttur. Bunlar ESP (Ekstra Sensory Perception) ve Psikokinesis (PK) olarak tanımlanır.
Daha öncede belirttiğimiz gibi ESP deyimi, bedenin bilinen algılama duyularını kullanmadan ve mantıksal karışmacılara bağımlı kalmadan sonuç enformasyonlar çıkarma anlamını içermektedir.
ESP kavramı Ekstra sözcüğü dış anlamını kapsamaktadır. Ve şu durumda ‘sensory’ yani duyu olgusunun dışını ifade etmektedir. Perception sözcüğüne gelince, o da geniş anlamda rüya görmekten dürtüye, sezgiye veya başka kaynaklara dayanan, ama bilince erişmeden tutuma yansıyan ifadeler olmaktadır.

İnsanda PK yeteneği

İnsanlarda görünür bir olgu olan PK (psikokinesis) yeteneği kişinin kas sistemlerinden yararlanmaksızın nesneleri, olayları hatta çevresindeki kimseleri etkileme olgusudur.

Deneyimsel Yöntem

Deneyimsel yöntem, parapsikolojinin başlangıcından bu yana, onun bir bölümünü oluşturmuştur. 1874 yılında fizikçi Sir Wiliiam Crookes, daha o zamanlar ünlü medyum D.D. Home’un olağanüstü güç üzerinde bazı ölçüm etüdleri geliştirmişti. Daha sonraları Victoria dönemi araştırmacıları telepati testleri için oyun kartlarını kullandılar.

Bilimin Kökenleri

Tarihin babası sayılan Halikarnasoslu (Bodrum) Heredos’tan yazdığına göre 550 (İ.Ö.) yılına dayanır. Ve o tarihlerde Lydia’nın (Aydın yöresi) hırslı kralı Croeses’a yapılmış olan bir önsezi bildirimi ile bilim başlamış sayılır.
“Ey insanoğlu, anlayamayacağını konuşma, / Ya da dilsizliğin düşüncelerini saklama benden. / Pişen kaplumbağa ile kuzunun kokusunu alıyorum, / Zamanların bronzu onları içine alıp örtüyor.”

Mucizevi Olaylar

Mucizeyle ilgili olaylar o derece çoğalmıştı ki, kişi veya kişiler tarafından Tanrı’nın yeryüzündeki işleri olarak gösterilen mucize iddialarına karşı kilise şüpheci bir tutum takınarak cephe almak zorunda kaldı.
Herhangi bir bireyin mucize gösterdiği ve azizlik iddialarına karşı Kilise de Söz konusu kimse hakkında özenli bir soruşturma zorunluluğu getirdi.

Mesmerizm

Mesmerizm, Franz Anton Mesmer tarafından 1760 yılında teori olarak geliştirilmiş bir yöntemdir. Mesmer, oluşumdaki deneyleri geliştirerek tedaviye mıknatıstan yararlanma yöntemini kattı. Bu işlemi de geliştirdikçe dokunma veya okşama yoluyla elde edilen ‘bedensel mıknatısı’ tedavilerde kullanmaya başladı.
Tedaviler sırasında hastalar eklem kontrolünü kaybetme, ısparmoz, baygınlık hallerine uğruyorlardı. Mesmer ise bu durumların tedavide katlanılması gereken aşamalar olduğunu ileri sürüyordu.

Psişik Araştırma Topluluğu

1882 yılında, ruhçuluk olaylarını daha bilimsel bir biçimde incelemek amacıyla harekete geçen Cambridge Üniversitesi profesörlerinden Henry Sedgwick, SPR Society Psychal Research (Psişik araştırma topluluğunu) kurdu.

Tartışmanın Kökenindeki Nedenler

Son on yıldır bilimi ve bilimsellik yöntemini neyin oluşturduğunu tartışıp duruyoruz. Bu yüzden, ayrıntılarla ilgili kuralları bile değiştirdiğimiz oldu. PA, Parapsychological Association (Parapsikoloji Birliği) psişik yüzleşimler konusunda somut veriler elde etmek ve oluşumlara akıl erdirmek için, deneyimlerden yorumlara ve istatistiklerden standart aygıtlara kadar her şeyi kullandı. Bilimin gelişim tarihi böylesine çabalarla doludur. Ama bu yetkili makamlar Parapsikoloji Birliğinin çabalarına gerektirdiği kadar önem vermedi. Bu bakımdan, birliğin çalışmalarına destek olacak biçimde oy kullanmak gereklidir.
Yeryüzünde bir kişinin araştıramayacağı bir olgu, ya da bir oluşum mevcut değildir. Kötü bir rehberliğin yönlendirdiği araştırmaysa, para için oluşturulmuş kara bir çukurdur. Şimdi mantık kurallarına inanan herkes için patoloji bilimine ve onun destekçilerine karşı konuşma zamanıdır.

Alfa Projesi

Randi 1979 ve 1980 yıllarında ‘Alfa Projesi’ adında bir gösteri düzenledi. Missouri’de Washington Üniversitesi labaratuvarında yapılacak deneyler için Randi iki genç adam bulmuştu. Biri normal diğeri psişik olan bu gençlerle deneyini gerçekleştirdi.

Çağdaş ESP Olgusu

ESP, bedenin bilinen algılama hislerini kullanmadan ve bilimsel çalışmalara bağımlı kalmadan insani bilgiler sağlama yeteneği olarak kabul edilir.

Uzaktan Görüşler

San Francisco’sun ünlü SRI uluslararası kuruluşunda görevli lazer uzmanı Hal Puthoff ile meslektaşı Russell Targ’ın becerileriyle ortaya çıkmış bir girişimdir. Uzaktan Seyir Algılaması adı verilen bu yönteme göre, Puthoff herhangi bir yere gidiyor ve bir manzarayı beş on dakika seyrederek özümsüyor. Daha sonra, labaratuvara döndüğünde işlemi başlatıyor ve orada deneye konu olan kişi Puthoff’un özümsemiş olduğu manzarayı çözümlüyordu. Bu deneylerle ESP ve PK olgularına yeni boyutlar kazandırılmıştır.

Beden Dışı Deneyimler

Bu konuda Osis’in yapmış olduğu öncü etüdlerin sağladığı bilgiler sonucunda eskilerdeki ‘ölüm deneyimi’, şimdiki adı ile ‘yakın ölüm deneyimi’ olgusuna dönüşmüştü. Sonradan bu durum Raymond Moody ve Kenneth Ring gibi araştırmacıların etüdleriyle daha da önem kazandı. Ring, ölümle burun buruna gelen 102 birey üzerinde soruşturma yürüttü. Bu çalışmaların sonunda çıkan sonuçların değerlendirmesini yapalım:
Birinci aşama; engin huzur ve iyi halde oluş keyfiyeti olarak tanımlanır. İkinci aşama; bedenden ayrılış denilen geçiş zamanıdır. Üçüncü aşama; karanlığa giriş diyebileceğimiz bilincin değişim geçişine yönelmesidir. Dördüncü aşama; ışığı görüş şeklinde anlatılan deneyin son merhalesine geçişin emaresidir. Son aşama ise; aydınlığa geçiş diyebileceğimiz normal hayata dönüşü simgeler. Bu aşamalar günümüzde kullanılan hipnoz tekniğine çok benzemektedir. Bu yapılan deneyler bir nevi hipnoz da sayılabilir. İnsanın gördüğü rüyaların da bu şekil kademelerden oluşması bu bilime ışık tutar. Bu deneye ışık tutabilecek başka bir husus ta insanın kısmen ölümünü temsil eden uykuların incelenmesidir. Bilindiği üzere uyku beş ayrı kademeden oluşur. Her kademe ortalama 70 ila 90 dakika arasında değişir. Uykunun son kademelerinin süresi şahıslara göre kısalıp uzayabilir. Beden dışı deneyimlerin yapıldığı deney merkezlerinde insanların uykularına varıncaya kadar incelenmesi bilimin geleceği açısından bir değer ifade eder.
İnsan kendinin en büyük düşmanıdır. Her sorunu Kendini - Yönetmeyle çözümlemek mümkündür.
Başlangıçta düşünce, cenneti ve dünyayı yarattı. Bir düşünün çevrenizde gördüğünüz herşey önce bir fikirdi. Her birimiz Evrensel Zekanın birer fikri ürünüyüz. Dünya ve içerdiği herşey düşüncenin ürünüdür. Işık gök gürültüsünden, düşünce de eylemden önce gelir.
Yazara göre herşey bilinçaltından kaynaklanır. Mesela hastalığın sebebi soğuk almak değil, soğukta kalınca hasta olunacağına inanmaktır. Psikolojik olarak doğru, fakat bilimsel olarak yanlış bir teori. Bilinçaltı, genel kurallardan yola çıkarak yargıda bulunabileceği için, siz bilinçli olarak emir değiştirene kadar beklemek zorundadır. Bilinçli olarak düşünülen her düşünce, bilinçaltını etkiler ve bu etki, düşüncedeki güç ve arzunun derecesine göre eyleme dönüşür. İnsan bilinçli olarak düşünebildiği, güvenle beklediği ve mümkün olduğuna inandığı şeyleri yapabilir. Evren sınır koymaz biz inançlarımızla sınırlarız kendimizi.
Herkes kendisini bulmaya çalışır ama sadece olgun olanlar bunu başarır. Kararlı bir biçimde arayışa girmekte olgunluğun ilk adımıdır. Korkunun bir sürü çocuğu vardır. Kıskançlık, nefret, kin ve şimdiye dek sözü edilen tüm olumsuz düşünceler korkunun çocuklarıdır. Gerçek sevgi korkuyu defeder. Bizi yaratan yüce sevgidir. Sevgi bizi yaratıp boşlukta düşmanca bir ortama bırakmadı. Sevgi bizi yaratıp imkansızlıklar içinde terk etmedi.
En çok istediğiniz şey nedir? İnanın ve sahip olun. Günümüzde en üzücü olaylardan biri, sadece üniversite mezunu oldukları için bir takım insanları ötekilere tercih edilmesidir. Hiç hata yapmayanlar, hiçbirşey yapmayanlardır. Yönetme işini yapan bilinçtir.
Eğer istediğiniz şeyler için içtenlikle dua eder ve isteklerinizin gerçekleşeceğine inanırsanız dilekleriniz yerine gelecektir.
1- Kendiniz için ideal zihinsel imajı belirleyin.
2- Çaba göstermeden, yalnızca inanmak hiçbir işe yaramaz.
3- Düşüncelerinizi kendinize saklayın.
4- Esnek olun; gerekirse plan değişikliği yapın.
5- Gözlerinizi hedeften ayırmayın, işi yarı yolda bırakmayın.
İnanç ilk adımdır, kendinize ve içinizdeki güçe inanın. Eğer amacınız bir kitap yazmaksa kendinizi bir yazar olarak canlandırın. Amaçlarınız hakkında asık yüzlü olmayın. Yeni imajınızdan zevk almaya bakın. Aldığınız tepkilerle bir o yana bir bu yana savrulmayın. En iyi eserlerin bile birçok yayımcı tarafından geri çevrilebildiğini unutmayın. Başkalarının olumsuz tavırlarına kaptırmayın kendinizi. Birşeyi yapabileceğinize inanır, zihninize bunu kazırsanız, yarı yarıya amacınıza ulaşmışsınız demektir. Bundan sonra gereken adımları atmak kalır geriye.
Projemiz ne olursa olsun, tamamlanmış halini düşünmeli ve gerçekleştirmek için gereken adımları atmalıyız. Aksi taktirde, yaptığınız iş eksik ve anlamsız olur; gece gündüz sevdiği insanın iyileşmesi için dua eden birinin, bir yandan da cenaze töreni için hazırlık yapması gibi yada başarıya ulaşmak için dualar edip bir yandan da iflas edişiyle ilgili kabuslar gören biri gibi. İnandığınız ölçüde sahip olursunuz.
1- Amaçlarınızı yazın.
2- Amaçlarınızı dikkatle değerlendirin.
3-Amaçlarınızı benimseyin.
4-Amaçladığınız dünyada yaşadığınızı hayal edin.
5-Amaçladığınızın tersini asla düşünmeyin. Gözlerinizi hedeften ayırmayın .
6- Amaçlarınızı günlük olarak kabul edin; onları gerçekleştirme yolunda her gün size sunulan adımları atın ve amacınıza ulaşın.
Aranmadan ansızın akla gelen düşünceler çoğunlukla en değerli olanlardır ve bu yüzden korunmalıdır; çünkü nadiren tekrar gelirler. Hayal gücü bilgiden daha önemlidir. Bilim, hayal gücüne ne kadar borçlu olduğunu bilmez. Hayal kurulmayan yerde insanlar mahvolur. Ne yediğini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim diye yaygın bir deyiş vardır. Oysa, ne düşündüğünü söyle sana kim olduğunu söyleyeyim deyişi olmalıydı. Kendinizle ilgili inançlarınız, emin olun, yaşayacaklarınızı tayin eder. Ne düşünüyorsanız o olursunuz. Kendine güven, aklın kesin bir inanç ve güvenle büyük ve gurur verici işlerde kullanımıdır.
Kendine güvenle kendini beğenmek arasında çok büyük var. Güven, hayat hakkındaki emniyet duygusudur, kişinin her durumda kendisine güvenebileceğini bilmesidir. Kibir veya kendini beğenmişlik ise başkalarını aslında sahip olmadığı kendine güven duygusunun varlığına inandırmaya çalışmaktır. Aslında güvensizdir ve karanlıkta ıslık çalmaktır.
Kişinin kendine güvenini yitirmesine neden olan korkulardan biri başarısızlık korkusudur. Her insan başarılı olmak ister. Başarısızlığa uğrama korkusu insanı iki şekilde etkileyebilir, başarıya ulaşmak için daha da itilim duymasına neden olur ya da kendisini bu korkuya kaptırarak güvenini yitirir. O zaman da yeteneği kaybolur gider.
Başka bir korku da, komik görünme korkusudur. Birçok kişinin kendine güvenini yitirmesine neden olur. Hepimiz dengeli görünmek isteriz. Komik değil kendinden emin görünmek isteriz.
Onaylanmama korkusu yalnızca çocuklara ait bir korku değildir. Her yaşta insan yaşayabilir bu korkuyu. Birçok insan, arkadaşları tarafından onaylanmama korkusu yüzünden becerilerini ortaya koymaktan çekinir. Bu korku, insanların orijinal düşüncelerden uzak durup çoğunluğun düşüncelerine körü körüne bağlanma eğilimini açıklıyor.
__________________

Powered By SerKaN
Asbey Şuanda Forumda Değil   Alıntı yaparak cevapla
Eski 10.04.2008   #14 (permalink)
 
Asbey  Görüntü Resmi
 
Katılma Tarihi: Mayıs 2007
Nereden: Sürgün |||||||||||||||||||||||
Mesajlar: 1,573
Varsayılan

MEDİTASYONLA KAZANILAN GÜÇ

Günde en az on beş dakikanızı yüklüğünü ve hayatınızdaki yerini düşünmek üzere meditasyona (derin düşünceye dalmak, içe yönelmek) ayırın. Günlük sorunlardan uzaklaşın, ilham verici ruhsal metinleri okuyun. Bu sırada gelen ilham verici düşünceleri tüm gün boyunca içinizde hissedin. Bu meditasyon periyodu, tıpkı iş yerinizdeki amirinizle yaptığınız günlük toplantı gibi kaynağınızla ilişki kurduğunuz zaman olsun.
Kendimize, “Aslında Neyi Arıyoruz ?” Diye Sormalıyız
1- İhtiyacımız olan şey başkalarının bizi daha çok sevmesi değil, bizim onları daha çok sevmemizdir.
2- Yapmamız gereken, savaş korkusunu yaşamamak için ülkeler arasında barış sağlamaya çalışmak değil, kendi karmaşa içindeki benlik-lerimizde barışı, huzuru bulmaya çalışmaktır. Gerçek Ben - Güveni budur.
3- Dönek bir dünyanın takdirini kazanmak için çalışmamalıyız, İçimizdeki Allah’ı memnun etmek için harcadığımız çabada doyum bulmalıyız.
4- Başarılarımızla dünyayı sarsmamız gerekmiyor, başarısızlık nedir bilmeyen içimizdeki Öz’ün gerçek zenginliğine ulaşmalıyız.
Ben - Güveni İçin Kendini - Yönetme
a-Başarısızlıktan korkmaya son verdim. İçimizdeki Güç’e inanıyor ve güveniyorum.
b-İçimdeki ruh her zaman bana destek oluyor, huzur ve güven veriyor.
c-Nerede olursam olayım, ne yapıyorsam yapayım, Sonsuz Varlık benimle.

İLK ADIM: KARAR VERMEK

Düşüncelerine hakim olamayanlar kısa zaman sonra davranışlarına da hakim olamazlar.
Bilinçaltı sürekli olarak bilinçten gelen emirleri yerine getirir. Bilinçaltı bilinç tarafından inanılan her emre cevap verir. Kararsızlık olursa, her dakika fikir değiştirilirse, bilinçaltı karmaşaya düşer. Kesin kararlar vermeyi öğrenmeliyiz. İnsana seçme hakkı verilmiştir. Kullanıp kullanmamak kendisine bağlıdır. Yanlış seçim yapmaktan korktuğumuz için, seçim yapmaya çekinirsek bilinçaltının eli kolu bağlanır, çıkmaza girer ve hiçbir şey başaramaz.
Bilinçaltı, duygulara karşılık verir. Birçok emri duygularımızla veririz. Kararlılık da bir duygu meselesidir. Kendinizi huzursuz ve güvensiz hissetmekten vazgeçin. Her problemin bir çözümü olduğunu ve bu çözümleri, yanıtları bulunabileceğini bilin. Hayat, sabah kalktığımız andan gece uykuya dalıncaya kadar yaptığımız seçimlerden ibarettir. Yumurtayı nasıl yiyeceğimize, hangi kravatı takacağımıza, ne tip tavırlar takınacağımıza karar veririz. Gördüğümüz ve yaşadığımız her şey bu seçimlerin, kendimizle ilgili inançlarımızın sonucudur.

KARAR VERME KONUSUNDA KENDİNİ - YÖNETME

Ben kararlı bir insanım. İçimdeki bilgelik sayesinde akıllıca seçimler yapabilirim. İçimdeki zeka benim için doğru olanı bilir ve seçim yapmamda bana yol gösterir. Evrensel Akılda benim için mükemmel bir plan var, almak için aklımı açarsam bana verilecek.
“Düşündüğünüz, inandığınız ve güvenle beklediğiniz her şey mutlaka gerçekleşir.” Bu bir yaşam yasasıdır. Kim olduğunuzun önemi yok. Yasa kişiler arasında ayırım yapmaz. Kim olduğunuzu, geçmişinizi, ulusunuzu veya ırkınızı dikkate almaz. Bilinç yoluyla işler. Bu yüzden kendinizle ilgili inanabildiğiniz her şey tecrübeniz olur. Gerçek refah içsel hakimiyetle başlar ki bu yaşamın her alanında zenginlik getir. Doğru hareketi ve tam bir doyumu içerir. O zaman aradığımız şey, içimizdeki Mutlak Gücün varlığının bilincinde olarak sahip olacağımız gerçek refah bilinci ve içsel hakimiyettir. Bu bilinci geliştirirken beş temel prensibi dikkate almamız gerekmektedir.
1- Allah’ın bize duyduğu sevgi kişiye, yere, şarta ve ortama bağlı değildir.
2- Kendi kendimize koyduğumuz sınırlamaları ortadan kaldırıp Sonsuzun bizde hüküm sürmesine izin vermek yine kendi elimizdedir.
3- Her insan sonsuzluğu kendi sözleriyle bireyleştirir.
4- Kural şudur; Düşündüğünüz, inandığınız ve güvenle beklediğiniz her şey mutlaka gerçekleşir.
5- Verdiğiniz ölçüde Hayattan geri alırsınız ; Hayatla bir bütünsünüz.

ZENGİNLİK PARA KAZANMA YETENEĞİNE Mİ BAĞLIDIR
Zengin olmanın tek yolunun başkalarından para koparmak olduğuna inanan birçok insan vardır. Bu yanılgı bir anlamda hayatın kendisinden ayrı düşmektir ve tip insanlar tüm hayatlarını başkalarından aldıklarını koruyarak harcarlar. Ve bu onlar için bir yasa haline gelir. Ama hayat böyle değildir. Önce Allah’ın alemini ve onun doğruluğunu arayın ve her şey size verilecektir. her şeyden kasıt nedir ? Yiyecek, giyecek, barınak, ve insanın ihtiyaç duyduğu her şey. Yaşamın yasasını bir kez anladık mı her şey bilince bağlı bir düzende gelişir, iyiliğimiz için başkalarıyla yarışmak zorunda kalmayız. İyiliğimiz başkalarına bağlı değildir. Yasayı kullanmamıza bağlıdır. İnsanları sınırlayan ve zenginlikten mahrum kılan yanlış inanışlar şunlardır.
1- Zenginliğin şansa bağlı olduğuna inanmak yanlıştır.
2- Zenginlik yalnızca “para kazanma” yeteneğine bağlı değildir.
3- Zengin olmanın günahkarlık olduğunu düşünmek yanlıştır.
4- Cimriliğin erdem olduğunu düşünmek yanlıştır
5- Zengin bir hayat sürmenin gelecek için mal ve para depolamak olduğuna inanmak yanlıştır.
6- Zengin olmak için kötü olmanın şart olduğuna inanmak yanlıştır.
İncil para aşkı tüm kötülüklerin kaynağıdır der. Hayır, kötü olan para değil, parayı çok fazla sevmek onu tüm iyiliklerin kaynağından önde tutmaktır. Tutumlulukla cimrilik birbirine karıştırılmamalı. Kaybetme korkusu ve bu korkunun sonucu olan elindekini koruma isteği cimriliği doğurur.
Kendimizi neye bağlarsak, ne olduğumuzu düşünürsek öyle oluruz. “Ben değersizim diye düşünmek” yerine “Ben sonsuz bir varlığım, Allah’ın sureti ve benzeriyim. Hayat en iyiye sahip olmamı istiyor ve bende bunu kabul ediyorum. Tüm iyiliklere sahip olmayı hak ediyorum” demeye başlayın.
Başımıza ne geldiği değil, ona nasıl tepki gösterdiğimiz önemli olan. Samanlık yanıyorsa yangını neyin başlattığının ne önemi var. Sorulması gereken soru “Yangını söndürmek için ne yapmalıyım.
Kendimiz hakkındaki inancımız, kaderimizi belirler.
Edison başarısızlığı kabullenmeyi reddetti. Ampulü çalıştırmak için binlerce yol denedikten sonra “Çalıştıramamanın binlerce yolunu keşfettik”,dedi.
Bilinciniz, bilinen tecrübelerden ve inanmak istediği çeşitli fikirlerden yola çıkarak çıkarımsal mantık yürütme yapar. Öte yandan bilinçaltı tam tersine işler. Ona birşeyi gelecekte birgün başarmayı arzuladığınızı söylerseniz arzunuzun gerçekleşmesini hep gelecek bir zamana erteler. Direktiflerimizin yerine getirilmesi için şimdi kelimesi kullanılmalı ve direktifimiz “şimdi” için geçerli olmalı.

İYİ BİR BELLEK İÇİN DÖRT İLKE

1- Dur- bak-dinle
2- Öğrenme süreci, fikirlerin birleştirilmesine bağlıdır.
3- Sizin için çalışmasını istiyorsanız belleğinize güvenin.
4- Kendini yönetme, kesin sonuçlar getiren kesin bir eylemdir.
Birşeyi ezberlemenin en iyi yolu bir fikri diğeriyle birleştirmektir. Geçmişi belleğimizden silmek mümkün değildir, ama onunla barış yapabiliriz. Bilinçaltınıza sabah altıda kalkmak istediğinizi söylerseniz ve belleğinize inanıyor ve güveniyorsanız tam altıda uyanırsınız. Hatırlamak, hatırlayabilecek şeyin içimizde olduğuna inanmaktır. Hatırlayamam demekten vazgeçin. Hatırlamak istediğiniz herşeyi hatırlaya bilirsiniz. Okulda öğrendikleri şeyleri hatırlamakta güçlük çeken gençler, yıllar önce televizyonda seyrettikleri bir filmi kolayca hatırlayabilirler.
Beş parasız, yalnız, sevilmeyen, dışlanmış bir insan olabilirsiniz. Endişe çözüm değildir. Her şeyi mümkün kılan Allah’a dönmek, ona yönelmek sorunu aşmaya yeter. Endişelenmekten vazgeçmenin üç yolu vardır.
1- Allah’ın orda olduğunu anlamak.
2- Olumlu düşünmeye çalışmak.
3- Yol gösterilmesi için dua ettikten sonra olumlu tavır takınmak
Sonuç olarak, korkmuyorum, bu günü yaşıyorum, Allah’ın orada olduğunu bilerek her günü geldiği gibi karşılayacağım.

UYKUSUZLUK HASTALIĞINI YENEBİLİRSİNİZ

Uykusuzluk hastalığı hayali bir tehlikedir. Herhangi birşeye dikkati yöneltmenin zihni uyanık tuttuğu bulunmuş, çoğu zaman uyku için de geçerli bu. Uykunun mutlaka gerekli olmadığına vücudumuzun uyumadan da ihtiyacı olan dinlenmeyi sağlaya bileceğine ikna olursak bizi uykudan alıkoyan endişenin hakkından gelebiliriz. Kafalarını sakin, vücutlarını gevşemiş halde tutanlar uyumadan da uyuyarak olduğu kadar dinlenebileceklerini kanıtlarlar.



PARAPSİKOLOJİ NEDİR ?


1930’ lı yılların başında A.B.D de Duke üniversitesinde J.B.Rhine ve eşi L. Rhine tarafından yürütülen çalışmalarda psişik çalışmaları belirtmek için almanca parapsychologie terimini kullanmışlardır. Alışılagelmişin dışı farklı psikoloji anlamına gelmektedir. Bu yılarda telepati, telekinezi ve durugörü çalışmalarının yoğun olduğu ve isimlendirmelerde özellikle durugörüdeki hadiselerin Extrasensory perception adlandırdıkları (duyu dışı algılamalar) görülmektedir.
Duyu dışı algılamaları geçmişi,şimdiki zamanı ve geleceği algılama diye önce üçe ayırmışlardır. Duke üniversitesi labaratuarlarında zihnin madde üzerindeki fiziksel etkileri araştırıldığında bulunan sonuçlar zihinsel devinim anlamında yeni bir terimin kullanıldığını görmekteyiz Psikokinesis kısaca PK yani zihnin maddeye hakimiyeti yine bu dönemlerde spirit çalışmalarda hassas deneklerin meydana getirdiği fenomenleri inceleyen bilim adamları medyom kelimesinin yerine PSİ yetenekleri adını vermişlerdir.
Fransa’da 1900 lü yılların başında Alan Cardec in ve ABD de EDGAR CAYCE isimlerinin Trans altında çeşitli algı ve kehanetlerini işte bu PSİ yetenekleri ile izah etmeye çalışmışlardır. Parapsikoloji araştırmacıları bu isimlerin yanında yine aynı dönemlere rastlayan bir dönem sovyetler birliği ve doğu bloku araştırmacılarının ESP yerine psikotronik veya biyoiletişim PSİ yerine bioenerji /bioplazma kelimelerini kullanmışlardır.
Sovyet ideolojisi bu fenomenleri biokimyasal hadiseler olarak ele almıştır. Psikotronik, Yunanca psişe ve elektron sözcüklerinden gelmektedir. İlk kez 1968’de Dr. Z. Reydak başkanlığında bir grup Çek bilim adamı tarafından Moskova Uluslararası Parapsikoloji konferansında parapsikoloji sözcüğü yerine kullanıldı. Bu bilimadamları parapsişik olaylarda sözü edilen enerjinin yapısını keşfetmek amacında olduklarını belirtmişlerdi.psikotronik enerji paranormal olayların temelini oluşturabilir. Bu enerji birimi ise psikotron olarak adlandırılmaktadır. Dr. Rejdak, psikotronik ile ilgili olarak özde insanla ilgili olan bir biyonik bilimdir. Biz, PSİ olayını öncelikle insanda ikincil olarak ta tek başına bir enerji şeklinde tanımlamaya çalışıyoruz. Amaç ya ara bağlantı olarak insanı yada insanı saf dışı bırakarak yapay bir sentezi kullanarak (elektromanyetik,çekimsel yada diğerleri gibi bilinen enerji biçimlerinden hiçbirinin bu olguda geçerli olmadığı bir kez kanıtlandığında ,insanın telepatik nakil sırasında kullandığı enerjinin bir üretecini meydana getirmek yoluyla), bu konuyla ilgili sorunların uygulamalı sonuçlarını arayıp bulmaktır der.
Psikotronik denemelerin bu gün hangi boyutta olduğu bir gizemdir.Amerika da Meşhur bir Philedelphia deneyinden söz edilir burada bir geminin su üzerinden demateryalize edilerek enlem ve boylamı önceden belirlenen başka bir alana nakil yaptırıldığı söylenir.
Psikotronik enerji ile ilgili çalışmalar parapsikolojinin en dinamik alanlarından biridir. Eski dönem mısırda bu enerjilerin kullanıldığına dair savlar vardır. Yine tarih içinde parapsikoloji gezimizde 1939 yılında, Sovyet mühendis Semyon Davidoviç Kirlian’ın geliştirdiği yüksek frekans alanlı bir fotoğraf tekniğini görürüz. Bu yöntemle canlı ve cansız nesnelerin çekilen fotoğraflarında cisimlerin etrafında gözle görünmeyen renkli bir alanın varlığının ispatlandığını görüyoruz.teşhis ve tedavide araç olarak kullanılan bu teknik günümüzde kullanılmaktadır.
Sovyet bilimadamları enerji beden üzerindeki çalışmalarını ilk kez 1968 de Kazakistan devlet üniversitesince basılan Kirian etkisinin biyolojik etkinliği başlığını taşıyan ve ayrıntılı bir rapor halinde bilim dünyasına sunmuşlardır. Buna göre bu fotoğraflarda görülen biyo-ışıldama organizmanın elektriksel bir hali olmayıp biyoplazma tarafından oluşturulmaktadır.
Bizim kendi kültürümüzde ölmekte olan bir kişiyi algılayan insanların onun ışığını göremiyorum.Ferri sönmüş tabiri ve hıristiyan kilisesinin ve hinduist budist inanışlarında baş bölgelerine çizilen ışıkların biyoplazma olduğunu 1968 yılında söyleyenlerden sonra 2000’lere girerken biz olabilir diyebilir miyiz?
__________________

Powered By SerKaN
Asbey Şuanda Forumda Değil   Alıntı yaparak cevapla
Eski 10.04.2008   #15 (permalink)
 
Asbey  Görüntü Resmi
 
Katılma Tarihi: Mayıs 2007
Nereden: Sürgün |||||||||||||||||||||||
Mesajlar: 1,573
Varsayılan

PARAPSİKOLOJİ ve Z DALGALARI


Konumuz “Parapsikoloji Bilimi ve Temel İlkeleri”. Ben parapsikoloji bilimi hakkında şöyle parantez içerisinde bir girizgâh yaptıktan sonra, esas parapsikolojinin bugün dünyada topyekûn insanlığa duyurmak durumunda olduğu “Z” dalgaları diye bahsettiğimiz kozmik bir hâdiseden, insanları psişik açıdan direkt ilgilendiren bir konudan bahsedeceğim.
Z dalgaları dediğimiz olay çok az şekilde dünyada bu isim altında bilinmektedir, ne yazık ki, bilimsel adı altında bilinmektedir. Bunun dışında, bu dalgaların meydana getirdiği olaylar insanlar tarafından farklı farklı metotlarla hayata geçirilmek üzere, parapsikolojinin dışında başka etkinliklerle gündeme getirilmektedir.
İlk önce parapsikoloji biliminin ne olduğunu anlatmaya çalışayım.
Parapsikoloji, pediatrik tıbbî psikolojiden veya sosyolojik psikolojiden tamamen farklıdır. Parapsikoloji bilimi, ruhu kendine özgü bir şekilde tanımlar, bugün medikal psikolojinin tanımladığı şekilde ruha yaklaşmaz. Bugün Freud ve Jung gibi modern psikolojinin babası sayılan kişilerin ruhsal tanımlaması genel kalıp içerisinde “Ruh, beynin bilinen veya bilinmeyen tüm fonksiyonlarıdır” olarak ifade eder. Beynimizin %15’ini kullandığımıza göre, geri kalan %85’lik kısmı. Bu fonksiyonların hepsini topyekûn ruhsallık olarak ifade ederler. Kısaca Freud’lar ve Jung’lar tarafından ruh, beynin topyekûn tümel fonksiyonu olarak gösterilir.
Parapsikoloji açısından ise kesinlikle bu böyle değildir. Parapsikoloji bilimi 1923’lü yıllardan sonra bilim camiası içerisine girmeye başlamış ve ruhu aynı beden gibi, bedeni kontrol altında tutan, bedeni üreten ve bedenin hayatiyetini devamlı kılan ayrı bir enerjik faktör olaraktan kabul etmektedir.
Kısaca şöyle bir benzetme yaparsak; parapsikoloji açısından ruh, televizyon ile elektriğin ilişkisi gibidir. Hiç hayatında elektrik bilgisi olmayan, elektriğin ne olduğunu bilmeyen, hatta televizyonu da bilmeyen bir insanın önüne televizyon cihazını koyduğunuz zaman, kişi bütün kerameti televizyon cihazında zanneder ve ona hayran kalır. Ama elektriği kestiğinizde, televizyon cihazı ayakkabı dolabı olmaktan başka hiçbir şeye yaramaz. Nasıl elektrik televizyon cihazının işlevini meydana getiriyor ise, ruhla beden ilişkisi de aynı budur. Onun için parapsikoloji ruha enerjik bir beden olarak bakar ve ruhu, fizik bedeni topyekûn kontrol altında tutan mekanizma olarak görür.
Ruhun bedenle olan ilişkisini ve bedenle olan aktivitasyonunu ise beyin denilen organımız sağlamaktadır, bunu kabul ediyoruz. Fakat ruhun bedene olan inputları (girişleri) ise, beynin sol lobu değil, sağ lobu tarafından yapılmaktadır. İşte günümüzün biliminde, insanlık beynin sol lob karakterli yaşama biçimine kendini adapte ettiği için (genetik olarak böyle bir kodlama içerisinde var edildiği için) %97 oranında beynin sol lobunu kullanırken, %3-%5, bilemediniz %10 oranlarında da beynin sağ lobunu kullanmak gibi becerileri ortaya koyduğumuz zamanlarda ise sevgiden, aşktan, yücelikten, ilâhîlikten bahsederiz.
Ruhla beden ilişkisinde, beynin sağ lobunu kullanma becerisi, âdeta televizyonun elektriğe bağlantı yaptığı, prize girdiği noktadaki gibi bir input meselesidir. O takdirde insanın kendi ruh sağlığını bedenle birlikte aynı yetkinlikte kullanabilmesi için, beynin sol lobunu kullanma becerisi kadar, beynin sağ lobunu da kullanma becerisini geliştirmesi gerekiyor.
Bu beceri şu aşamada, psikiyatride EQ ve IQ şeklinde ifade edilmekte ise de, doğrudan doğruya EQ diye ifade edilen beynin sağ lobunu kullanma becerisi hâlihazırda modern tıp ve modern psikoloji tarafından motive edilmiş değildir. Bu motivasyon şu aşamada parapsikolojinin yapmış olduğu çalışmalarla aktive edilmeye çalışmaktadır ve aşağı yukarı 50-60 seneden beri dünya yüzünde bu bilim ülkemiz dışında daha ciddiyetle bilim dalları arasında yer almış, ruhu, anlatılan bir organsal faaliyetin dışında bir beden gibi, bir ruhsal anatomiyi düşünen ve “ruh ve beden ilişkisini nasıl güçlendiririz, madem ruhumuz var” şeklinde bir anlayışla ve hareketle ruhumuzdan, bedenden nasıl istifade edebiliriz gerçeğini arama içerisine girmiştir.
Parapsikolojinin kısaca, çok kabaca, anlatım biçimi budur. Ama, esas şu aşamada bugün dünyadaki beşeriyeti ilgilendiren bir konu var ki, parapsikolojinin birinci derecede öncelik verdiği konulardan bir tanesi olmuştur.
Ruhla beden ilişkisinde evrenin, kozmozun yeri nedir?
Yapılan çalışmalarda şu görülmüştür ki, ruh ve beden ilişkisinde, evrensel bütünlük dediğimiz kozmotik yapının olağanüstü bir yakın ilişkisi vardır. Varlık, beden, ruh ve bizim “öz” diye ifade ettiğimiz bir evrensel bütünlük içerisinde özden ruha, ruhtan bedene akış içerisinde varlığı bedensel yapı içerisinde sürekli geliştirir ve değiştirir. Bu gelişim ve değişime “metamorfoz” veya “evrimleşme”, evrim süreci diyoruz. Gerçi bunlar kelime olarak birbirinden farklıdır ama, anlamları, halk arasında böyle biliniyor.
Şimdi, bu açıklamadan sonra asıl bahsetmek istediğim şeylerden bir tanesi şu:
Uzun zamandan beri dünya yüzünde insanlık, sevgi ve sevgiye bağlı olarak barışçı bir hayatın yaşanması için teoriler, doktrinler geliştirmiş, hayaller kurmuş, devletler kurulmuş, ideolojiler geliştirlmiştir. Fakat bunların sonucunda, dünya yüzünde, hep kutsal kitaplarda kalan mükemmel sevgi ve mükemmel sevginin tezahürü olan bir yaşam şartı, dünya yüzünde bir türlü sağlanamamıştır. Bunun sebebinin ne olduğuna ilişkin araştırmalar parapsikoloji tarafından yapılmaya başlanınca ortaya şöyle bir gerçeklik çıkmıştır: Biz genetik yapı olarak, parapsikolojinin “savaşçı genetik yapı” dediği bir genetik yapıyla oluşturulmuş bir bünyeye, bedene sahibiz. Parapsikoloji açısından beden, ruhun meydana getirdiği, ruhun programlamış olduğu bir bilgisayar ekranı gibidir. Ruhtan bedene aktarılan bilgiler hangi genetik kombinasyonlar içerisinde dizayn edilirse ve genetik o şekilde gelişirse, varlık o genetik yapısına uygun bir hayat sürmektedir.
Biz genetik yapımıza baktığımız zaman enteresan bir durum görüyoruz. Bedenimizin içerisinde, özellikle bizi diğer dış varlıklarla irtibata geçiren “immun/ bağışıklık” sistemi dediğimiz bağışıklık sistemimizin genetik kodlaması, ne yazık ki savaşçı bir genetik kodlamaya tâbidir.
Örnek olarak akyuvarlar ve immun sistemi dediğimiz sistemimizi ele alıyoruz. Buraya baktığımız zaman bir şey görüyoruz. Bedenimize bir grip virüsü, herhangi bir dışsal virüs, yani dışarıdan bizim bedenimizle şu veya bu şekilde ilişki kurmak isteyen evrenin başka bir varlığı devreye girdiği zaman, bizimle bu konuda ilişkiye girdiği zaman bizim ümmin sistemimiz dışarıdan yapılacak bu müdahaleye karşı antikorlar vasıtasıyla savaş ortaya koyuyor. Aynı uluslararası ilişkilerimizde olduğumuz gibi, huduttan içeri giren yabancılara karşı nasıl hudutlarımızda müdahale organları var ise, antikor sistemimiz de gelen varlığa yoğun bir şekilde bedenimizde savaş ilân ediyor.
Parapsikoloji açısından ise, evrendeki var olan her şeyin mutlak surette bir sebebi ve bir gerekliliği vardır. İşlevsiz hiçbir yaratım, hiçbir oluş evrende söz konusu değildir. Biz bedensel olarak ilişki içerisinde bulunduğumuz makro veya mikro düzeydeki bu varlıkları savaşçı bir genetik yapıyla öldüreceğimize, yepyeni bir ümmin sistemiyle, bağışıklık sistemiyle bunlar, bir grip virüsüyle akyuvarların evlenmesini düşünüp bunların asimile edilmesi söz konusu olan bir genetik yapı olsaydı, acaba bedenimizde bu kadar büyük reaksyoner, savaşmak diye ifade ettiğimiz hastalıklar ortaya çıkar mıydı? Teorik olaraktan hayır. O takdirde, içinde bulunduğumuz 2 sarmal 46 kromozomlu genetik yapıya parapsikoloji bilimi, bu varlıktaki temel karakterinden dolayı, “savaşçı genetik yapı” ismini vermiştir.
Bu genetik yapının oluşması, genetik mühendislerimizin veya biyoloji bilimimizin meydana getireceği bir çalışmanın sonucunda değil, doğrudan doğruya ruhla beden ilişkisinde, ruhun beden üzerinde meydana getirmiş olduğu, sağlamış olduğu ruhsal enerjinin beden tarafından genetik programa dönüştürülmesiyle meydana gelen bir programla ortaya çıkıyor. Parapsikoloji bilimine göre kısaca, insan kendi genetik yapısını kendi iradesiyle, kendi ruhsal iradesiyle oluşturuyor. Eğer bu oluşturma doğru ise, bunun değiştirilmesi de bizim açımızdan mümkün olmalıdır tezi.
Bu işlenmeye başlandığı sırada...
Bazı şeyleri çok hızlı anlatmak zorunda kalacağım. Şu aşamada sizin tarafınızdan birçok konuların, kafanızda boşluklar, birbiriyle akılsal ve bilimsel açıdan bağdaşmayan anlatımlar biçimi olduğunu göreceksiniz. Vaktim yeterse, 15 dakika size bir soru-cevap süresi bırakacağım, orada ayrıntıya girmeye çalışacağım. Ama, bu 45 dakika süre içerisinde parapsikoloji biliminin 100 yıllık deneyimini size özetlemek mecburiyetinde olduğum için hızlı anlatımımdan dolayı sizleri biraz zorlayacağım, bunun için şimdiden özür diliyorum.
Ruhla beden ilişkisinde genetik yapının değişimi konusunda kozmozla, evrenle bizim şöyle bir bir ilişkimiz olduğu görüldü. Bundan 300 sene önce dünyada bilimimiz bir keşif yaptı. Bu keşif, dünyanın güneş etrafında döndüğü keşfiydi. Dünyanın güneş etrafında dönmesi geçmişe dayanmayan yeni bir keşif olmasına rağmen, bu dönüş, bu hareketin, bu eylemin insan tabiatı, insan karakteri ve dünya yüzündeki tüm varlıkların oluşumunda olağanüstü bir etkisi olduğu görüldü. Dünyanın güneş etrafında dönme hareketi olmasa idi, çok yoğun bir şekilde doğanın değişimi ve buna bağlı olaraktan varlıkların gelişimi ve değişimi söz konusu olmazdı.
Son yüzyılda astrofizikçiler tarafından parapsikolojiye olağanüstü bir kaynak teşkil eden bir keşif daha yapıldı. Bu keşif şuydu: Dünyamız nasıl Güneşin etrafında 365 günde dönüyor ve buna 1 yıl diyorsak, aynı zamanda Güneş sistemimiz topyekûn olarak da Samanyolu galaksisinin ortasında K1 ve K2 dediğimiz iki kara deliği merkez alarak dönüyor. Topyekûn Güneş sisteminin de bu galaksi etrafında sabit bir yörüngede olmayan döngüler içerisinde olduğu görüldü.
Soru şöyle soruldu: Dünya, Güneşin etrafında 365 günde dönmesiyle bütün doğa, bütün tabiatın altı üstüne geliyor, her şey kendini yeniliyor ve bunun sonucunda dünya bambaşka renkten renge bürünüyor ise, Güneş sisteminin topyekûn Samanyolu galaksisi etrafında dönmesinden ortaya bu gezegen üzerinde ne gibi sonuçlar doğuyor? Sadece burnumuzun dibinde olan küçücük bir dönme hareketini fark edince doğayı çözümlemeye başladık. Galaktik kümelemede meydana gelen bir dönüş insanları, bu küme üzerinde olan varlıkları nasıl etkiliyor?
Yapılan çalışmalar şunu gösterdi ki, Güneş sistemimizin dokuz gezegeni, Güneşin etrafında dönerken, bunun merkez noktasından ( iki kara deliğin merkez noktasından) çıkan, aslında şöyle bir üçgen vasıtasıyla, ( Siruyus gezegeni dediğimiz gezegen vasıtasıyla) Güneş sistemi topyekûn dönerken, Samanyolu galaksisi içerisinde, bizim tesir kuşağı dediğimiz 12 kozmik tesir kuşağından geçiyor. Yani, şu çember 12 parçaya bölünebiliyor. 12 parçanın bu Güneş sistemi üzerinde meydana getirmiş olduğu ayrı bir evrim skalası var. Güneş sistemimizin Samanyolu galaksisi etrafında dönmesi süresine bir sikrus diyoruz. Bir sikrusun süresi, yörünge sabit olmadığı için, 36,000 ile 40,000 ışık yılı arasında değişiyor. Fakat bunların her birisi esnasında, varlık birimi bir evrim skalası içerisinde olağanüstü bir döngü, olağanüstü bir değişiklik geçiriyor. Bu 12 tesir kuşağından ilkine Alfa, sonuncusuna Omega deniliyor. Biz bunu ülkemizdeki parapsikoloji bilimcileri olarak Türkçeleştirdik; ilk tesir kuşağına A dalgası, son tesir kuşağına ise Z dalgası ismini veriyoruz.
Yapılan çalışmalar, yapılan incelemeler parapsikolojide, 19. asrın sonu ve 20. yüzyılın başlangıcında Dünyamızın ve Güneş sistemimizin, bu tesir dalgalarından en güçlüsü ve sonuncusu olan Z dalgalarının içerisine doğru girdiği tespit edildi.
Z dalgaları nedir diye sorarsanız, ilk önce onu da kısaca özetleyeyim. Fizik bahsinde veya fizik bilginize dayanaraktan okuduğunuz dalgalara benzeyen bir dalga hareketi kesinlikle değil. Yani, fizikte okuduğunuz sinüzoidal ışık dalgalarına veya ses dalgalarına benzer bir dalga hareketi göstermiyor. Peki, Z dalgalarının temel karakteri nedir diye sorarsanız, Z dalgaları, tıpkı kozmik uzaktan kumanda aletine benziyor. Buradan çıkan bir tesir, o tesir altında kalan varlık kümesinde yepyeni bir ruh ve beden akışı arasında bir akış sağlayaraktan beden üzerinde yeni bir genetik değişimi harekete geçirmek üzere varlığı âdeta bir seri enerji bombardımanına tutuyor. Dinsel ifadeyi kullanırsak, bu Z dalgalarına dinsel motivasyon içerisinde Tanrı’nın “ol dedi, oldu”, yani “ol” emri şeklinde söylememizde hiçbir sakınca yok. Varlığı, içinde bulunmuş olduğu genetik kompozisyondan yepyeni bir genetik kompozisyona sıçratmak üzere aktive ediyor.
Z dalgalarının, 19. yüzyıldan beri, 19. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın başından beri topyekûn bütün Dünyayı ve Güneş sistemini tesiri altına aldığı farkına varılınca, “bu Z dalgaları ne şekilde fark edilebilir” araştırılması yapıldı. Bu Z dalgalarının bugün astrofizikte şöyle veya böyle elektronik cihazlarla yakalanması mümkün olmasına rağmen bu konuda bir isim birliği konulmuş değildir. Ohm bantlarında, uzaydan gelen, kalp atışına benzeyen, birisinin nefes alışına benzeyen, kaynağı belirli olmayan ses dalgaları olarak söyleniyor. Kimi teorisyenlere göre pulsarların çıkarttığı sesler, kimi teorisyenlere göre kara deliklerden çıkan sesler gibi yorumlanıyorsa da, biz bunların hiçbirine katılmıyoruz. Bizim açımızdan başka izah tarzları var. Fakat önemli olan taraf şu: Varlığın genetik kombinasyonu üzerinde etkin olacak şekilde varlığı âdeta bir duygusal tesir altında bırakıyor. Z dalgaları ilk önce varlığı ruhsal plânda etkiliyor, arkasından kademeli bir şekilde biyolojik plâna yansıyan etkiler ortaya çıkıyor.
Z dalgalarının beden tarafından çekilmesi, toplanması ve bedende hormonlar şeklinde dağıtılması beynin sağ lobu faaliyeti içerisinde oluyor ve tamamen kişinin beyinin sağ lobu denilen organını, o kısmını etkileyen bir sürece sokuyor. Beynin sağ lobunun gelişmesiyle birlikte, kişide o güne kadar duymadığı, algılamadığı, bugün “medyumik” diye ifade edilen, beş duyunun dışında kalan bazı yeteneklerin harekete geçmesine neden oluyor.
Biz parapsikologlar, yapılan çalışmalarda, Dünyanın 1960’lı 70’li yıllardan sonra, 20. yüzyılın sonundan ortasına kadar geldik; şimdi Z dalgalarının yarısından fazlasının geçildiğini, tahminen 2015, 2050 yıllarına doğru bu Z dalgalarının tüm dünya yüzündeki genetik kodlamalara tesir edecek sürecinin oluşacağına ilişkin tahmin yürütüyoruz.
Buna “tahmin yürütüyoruz” diyorum, niye?
İzlediğimiz bilimimiz içerisinde, bu döngü 36,000 ışık yılı içerisinde olduğu için, geçmişte Z dalgalarının dünyayı etkilediği birtakım dönemlerde dünyada ne olduğuna ilişkin elimizde bir bilimsel bulgu söz konusu halihazırda yok. Ama, insanın genetik kodlaması içerisinde buna ilişkin hatıratlar kesinlikle saklı. İnsan, bu Z dalgalarının geçmiş dönemlerdeki vurgunlarını yerken yaşamış olduğu değişimlerin hatıratlarını kendinde saklıyor.
Ne demek istiyorum?
Bu ışık dalgası 36,000 yıl önce de Dünya yüzünü, Güneş sistemini taradı. Onu tararken, Dünya yüzünde bugün çok övündüğümüz bizler, yani beş duyuya sahip olan varlıklar mevcut olmasına rağmen beş duyu sahibi değildik. Şu yoktu, dil yoktu; 4 ayak üzerinde ses çıkartıyorduk. Bu dalgaların taramasıyla birlikte Güneş sistemi üzerindeki Dünya gezegeninde varlıkların bir tanesi belirli bir yoğunlukta Z dalgasını çekince, kendi genetik yapısını dörtten beşe geçecek şekilde, duyumlarını dörtten beşe sıçratacak şekilde değiştirme potansiyeline erişti. Yani Neandantal adamı, maymun adamı insan yapan genetik mühendisleri olmadı, bizatihi kozmozun kendisi oldu.
Peki, 4 duyudan 5 duyuya -falanca veya filanca tarihte önemli değil- geçtikse, beşten altıya, altıdan yediye, yediden sekize geçemez miyiz? Evet, geçeriz. Neyle geçeriz? Yine bizle geçeriz. Çünkü geçmişte bunu nasıl yaptıysak, genetik şifrenin bize sağlayacağı hatıratlar vasıtasıyla bu değişimi sağlayabiliriz.
İşte şu aşamada parapsikoloji, insanlığın bu değişimi yapabilecek bir sürece girdiğine, dünya varlıkları açısından bu kritik değişikliğin noktasına geldiğine ilişkin tümel bulguları yakalamaya başladı. Fakat biz bu olaya, halk tarafından, toplum tarafından kolay anlaşılabilmesi için, kelimenin tam manasıyla biz buna “ruhsal regli” diyoruz; ama öyle bir regli ki, dişi veya erkek diye ayırt etmiyor. 36 bin yılda oluyor. Nasıl biyolojik regli kadında “kız çocukluğu” denilen çocukluk dönemini bitirip kadınlık dönemi denilen bir döneme başlatıyor ise, bu Z dalgaları da insanlarda psişik bir regliyi, bir genetik yapının meydana getirmiş olduğu bir beden kombinasyonunu bitirip başka bir beden kombinasyonuna, bir kadının kendi kendine regl olması gibi, olayları meydana getiriyor. Ancak biyolojik bilimde, biyolojik regliyi kız çocuğuna öğreten annesi, babası, kardeşi var, ama psikolojik regliyi dünya yüzündeki varlıklara öğreten deneyim sahibi önceki kadrolar maalesef olmadığı için, bu tip regl olayı ortaya çıkınca, bu tip ruhsal reglinin meydana getirdiği psikolojik ve fizyolojik semptomlar, bu öncü bilimimiz bakış açısından depresyon, dengesizlik şeklinde yorumlanmaya çalışılıyor. Çünkü, Z dalgalarını belli bir miktar üzerinde absorbe etmeye başladıktan sonra, beynin sağ lobu, ayak uydurabilmek için, sol lobuyla birlikte paralel çalışabilmek için, yavaş yavaş harekete geçince, beynin sağ lobu üzerindeki tesirler kişi üzerinde psişik semptomlar olmaktan çıkıp, yalnız kişinin fark ettiği bazı fiziki olaylara da neden oluyor.
Kritik bir noktaya değineceğim; beynin sağ lobu gelişmeye başlayınca, biz parapsikoloji içerisindeki etütleri, biopsileri, konsültasyonları rüyalar üzerinde yaparak kişinin Z dalgalarından ne kadar etkilendiğini anlamaya çalışıyoruz. Çünkü, kişi Z dalgalarından etkilendikçe, beynin sağ lobu vasıtasıyla meydana getirilen, rüya denilen beynin sağ lob faaliyetleri kişinin günlük yaşamı üzerinde olağanüstü etkinlik kazanmaya başlıyor. Rüyalarla günlük yaşam arasında, ne kadar inkâr ederseniz edin, “akşam mantıyı çok yedim, rakıyı çok içtim de bu rüyayı gördüm” mantalitesi değil, rüya denilen tahayyül âlemiyle beden kombinasyonunun hareketlilik mobilizasyonu tarafının bir ilişkisi olduğu yavaş yavaş ortaya çıkıyor .Z dalgaları, biraz daha yoğunlaştıkça, giderek kişi üzerinde beş duyunun dışındaki yeteneklerinin, kendisinde var olan, ama dominant karakterde, baskın karakterde olmayıp resesif karakterde olan duyum alanlarının ortaya çıkmasına neden oluyor.
Bu ortaya çıkışlar ilk önce, başkalarının görmediği şeyleri görmek, başkalarının duymadığı sesleri duyma şeklinde ortaya çıkıyor. Netice itibarıyla, bunlar ortaya çıktığı zaman kişi, davranışları mevcut bilgi birikimi ve çevresi tarafından onaylanmadığı için, iki şekilde yorumlamak zorunda kalıyor. Ya kendisini çok yücelmiş, Allah’tan, peygamberlerden sanıyor. Yani yüce insan olmak gibi, sağ lob faaliyetlerini ilâhî bir yetenekmiş gibi ortaya koyan ekstrem bir karakter ortaya çıkıyor ki, dünya yüzünde şimdi yoğun bir şekilde medyumik dediğimiz tüm çalışmaların kökeninde ve bu kadar artmasında bu sebep yatıyor. Kişi istese de istemese de, başkası onaylasa da onaylamasa da, kendisinde eski günlerine nazaran olağanüstü bir hâlin, olağanüstü bir değişimin ortaya çıktığını fark ediyor.
Bunda, toplumla ilişki kurarken iyi şekilde anlatırsa kişi açısından fazla sorun ortaya çıkmıyor, ama bir de bu çok şiddetli, bizim şokvari dediğimiz bir yaşama biçimi şeklinde ortaya çıkarsa o takdirde kişi açısından akıl hastahanelerinde, depresyon ilâçlarıyla tedavi olmak gibi çok daha acılı ve ıstıraplı bir dönemin başlamasına neden oluyor.
Ana sorun şu: Bu ruhsal regl olacaksa ve topyekûn kadın ve erkek ayırt etmeden bütün insanlık geçirecekse, bunun eldeki sınırlı verilerle değerlendirilerek heba edilmesi mi lâzım, yoksa gerçek isminin, gerçek oluşumun tanımlaması yapılıp, insanlığın böylesine bir değişime kendi iradesiyle katkıda bulunması mı lâzım? Parapsikoloji diyor ki, evren insanlara böylesine bir piyangoyu belirli turlarla belirli periyotlarda veriyor. 365 günde bir, üç ay bahar veriyor size. O baharı değerlendirip ekimi yaparsınız mahsulü kaldırıyorsunuz. Kendi genetik ekiminizi de böylesine kozmik bir süreç içerisinde, Z dalgalarının tesiri altında yaptığınız takdirde genetik değişimi sağlamak üzere bedeni manipüle etmeye başlıyorsunuz.
Konu çok geniş; ama sizin bu konuya biraz merakını çektiğimi zannediyorum. Çünkü, ne kadar sessiz durursanız durun, nasıl dışarıdaki güneş bu salonda tavan olmasına, duvarlar olmasına rağmen, dolaylı da olsa bütün tabiatı ve bizi etkiliyorsa, Z dalgaları da, bu konuda bilginiz olsun veya olmasın, tüm beşeriyeti topyekûn etkilemiştir. Hepinizde bu konuda bir etkileşim olduğunu % 99 değil, % 1500 biliyoruz. Bunu bilmemize rağmen, bunun sizin tarafınızdan nasıl yaşandığı konusunda ise hiçbir bilgiye sahip değiliz
__________________

Powered By SerKaN
Asbey Şuanda Forumda Değil   Alıntı yaparak cevapla
Eski 10.04.2008   #16 (permalink)
 
Asbey  Görüntü Resmi
 
Katılma Tarihi: Mayıs 2007
Nereden: Sürgün |||||||||||||||||||||||
Mesajlar: 1,573
Varsayılan

Reiki Nedir? Ne İşe Yarar?


Herkesin yaşam enerjisi vardır. Yaşam enerjisi düşük olan insanlar daha kolay ve sık hasta olurlar. Reiki insanın yaşam enerjisini arttırıcı bir yöntemdir. Reiki uygulayıcısı kendinden bir enerji vermez, sadece Reiki'ye kanal olur ve evrensel enerjiyi kullanır. Dolayısıyla enerjisi azalmaz, artar. Reiki kişinin vücut dengesini ve uyumunu korumasını sağlar. Hastalıkların zihinsel nedenlerden kaynaklanır. Zihinsel kalıplar değiştiğinde hastalıklar da iyileşir. Reiki sadece fiziksel boyutta değil zihinsel, duygusal ve ruhsal boyutta çalıştığı için nerede şifa gerekiyorsa orayı şifalandırarak hastalığın giderilmesinde destek olur.Yapılan araştırmalar sonucunda tedavi gören hastaların Reiki kullandıklarında iyileşme hızının %50 arttığı ve ilaçların yan etkilerinden çok daha az etkilendikleri bulunmuştur. Reiki'yi düzenli olarak kullanmanın bir çok faydası olup bunlardan bazıları şunlardır;



• Kronik hastalıkları zaman içinde ortadan kaldırır veya azaltır.
• Bağışıklık sistemini güçlendirerek hastalıklara karşı korur.
• Stresli zamanlarda rahatlatır ve sakinleştirir.
• Korku duygusunu yenmeye yardımcı olur.
• Zihin karışıklığı olduğunda düşünceleri netleştirmeyi sağlar.
• Ağrı ve acıları azaltır.
• Varolan hastalıkların ilerlemesini yavaşlatır.
• Vücudu toksinlerden arındırır ve zehirli maddelerin atımına destek olur.
• Duygusal blokajları zaman içinde çözer ve duygusal sorunlarınızı zaman içinde temizlemenize yardımcı olur.
• Sezgisel yetenekleri ve farkındalığı arttırır.
• Vücuttaki yaraların daha kolay iyileşmesini sağlar
• Kötü, zararlı alışkanlıklardan ve bağımlılıklardan vazgeçmenize yardımcı olur.
• İlişkilerinizde daha uyumlu, sakin ve yapıcı olmanıza yardımcı olur.
• Kin, nefret, öfke gibi zararlı duygulardan arınmanıza yardımcı olur.
• Hayatta bizi geride tutan ilerleyebilmemizi engelleyen bilinçaltı blokajlarını temizlememize yardımcı olur.
• Enerji tıkanıklıklarını çözerek bedenimizin daha düzgün çalışmasını sağlar ve yaşlanma etkilerini azaltır.
• Cinsel sorunların ve bunların arkasındaki duygusal sorunların çözülmesine yardımcı olur.
• Psikolojik rahatsızlıklarda,fobi ve depresyonda destek verir.
• Uykusuzluk, bitkinlik ve isteksizlik gibi sorunların çözülmesine yardımcı olur.


REİKİ EGİTİMLERİ

Reiki öğrenmek isteyen için hiçbir ön koşul yoktur. Herkes Reiki öğrenebilir.

Kurslarda yapilan reiki egitiminde once teorik bilgiler ogretilmektedir. Kursun sonunda kisinin bu teknigi kullanabilmesi için uyumlama (inisiye/el verme) yapilmaktadir. 1. Asama reiki kursunda Reiki enerjisinin ve tekniğinin genel ozellikleri anlatilir. Çakralar ve enerji bedenimiz( aura) hakkinda bu asama için gerekli olan bilgiler verilir. Kisinin tek basina yapacaği uygulamalar gosterilir. Bu kurs suresi uyumlamalar dahil yaklasik 2.5-3 saat surmektedir.
Kurstan sonra belirlenen "uygulama" gunlerinde; Reiki tekniğine ait "baskasina kisa terapi uygulama " çalismasi yaptirilir. Bu sirada uygulamaya yonelik teorik bilgiler verilir ve varsa sorular cevaplandirilir. Ayrica enerji temizleme teknikleri oğretilir. Bu uygulama çalismalarindan iki çalisma kurs ucretine dâhildir. Ayrica programda belirtilen zamanlarda çalismalara istenilen surece ve siklikta katilinabilir.
__________________

Powered By SerKaN
Asbey Şuanda Forumda Değil