Geri Dön   Forum Ti > Eğitim > Üniversiteler
Üye Ol Üye Listesi Takvim Forumları Okundu İşaretle

Üniversiteler Tez - Ödev Bilgi Alış Verişi,Tanıtımları...

Cevap
 
Konu Araçları
Eski 10.04.2008   #1 (permalink)
 
Asbey  Görüntü Resmi
 
Katılma Tarihi: Mayıs 2007
Nereden: Sürgün |||||||||||||||||||||||
Mesajlar: 1,573
Parapsikoloji

Psişürji Nedir?

Psişürji, bedensiz varlıkların görünür hâle gelmeleri ve bunların mikrokozmos üzerindeki etkilerini etüt eder. Bu evokasyon (gözle görünür hâle gelme) çalışmaları daha önce söz ettiğimiz “astral imajlar” ya da “elemanter” varlıkları kullanmak suretiyle gerçekleştirilirdi. Evokatör (medyom), ilk adımda özel bir çalışma ile yarı-şuurlu somnambülizm hâline getirilirdi.

Yani, organizmasının geri kalanı ile bağlantısını tam olarak kesmeksizin, gözlerini astral âleme açardı. Daha sonra bir bedensiz varlıkla irtibat kurar ve o varlığın materyalize olmasına aracılık ederdi. Bu durumda, tezahür eden bedensiz varlık, astral seyyale ile sarılırdı. Eskiler buna, “küçük bir hava bedeni ile sarılmak” derlerdi. Görünür hâle gelmesini ve materyalize olmasını sağlayan bu seyyale idi.



16. yüzyıl okültistlerinden Cornelius Agrippa şöyle diyor:


Varlığın, bazen bir hava bedeni ile sarılan bu imajı, bir gölge ile kaplanır ve bu zarfa bürünerek zaman zaman dostlarına fikirler verir, zaman zaman da düşmanlarına etkide bulunur; çünkü tutkular, yeniden hatırlamalar ve duyumlar, can bedenden ayrıldıktan sonra da onunla kalırlar.

Varlığı saran bu akışkanları meydana getiren madde ile elektrik arasında büyük benzerlikler vardır. Nitekim, bu tip evokasyonlarda kullanılan sivri uçlu ****l objelerin (kılıç gibi) sebebi de bu olsa gerektir, denmektedir


Kaynak:Fenomen

__________________

Powered By SerKaN
Asbey Şuanda Forumda Değil   Alıntı yaparak cevapla
Eski 10.04.2008   #2 (permalink)
 
Asbey  Görüntü Resmi
 
Katılma Tarihi: Mayıs 2007
Nereden: Sürgün |||||||||||||||||||||||
Mesajlar: 1,573
Varsayılan

İnsanın Işinlanmasi Ve Ruh Genetiği

İnsanlığın ilkel gelişimini tamamlaması milyarlarca yıl öncesinden başlamış,tarihsel olgular içerisinde kendini tam olarak tanımak isteyen insan bilimsel çalışmalarla dünyada var olan hemen hemen her maddeyi inceleme altına almıştır.Botanik,zooloji,antropoloji,biyoloji,psik oloji,tarih,coğrafya,sosyoloji,teoloji,matematik,f izik,kimya,astronomi vb gibi pozitif ve sosyal bilimler bazında çalışmalar yaparak insan hem kendi organizmasını ve çevresini hem de tabiattaki diğer canlıları inceleyerek dünyayı ve yaşamı tanımaya çalışmıştır.İnsanlık acaba kendi organizmasını tam olarak tanıyor mu? Sorusunu sormadan önce çağın modern bilimi haline gelen Gen mühendisliği konusunda gelişmeler yaşandığı günümüzde ,genetik şifreleme sistemi üzerindeki çalışmalar sonuç vermiş gen kopyalaması ve gen analizi yapıla bilinmiştir.Gen mühendisliğindeki bu gelişmeler insanları cesaretlendirerek yeni bilimsel çalışmalara itmesini sağlamıştır.Bilim anatomisi insan yapısını didik didik ederken acaba ruh yapısındaki genetik yapıyı çözümleyebilecek seviyeye gelmiş midir?Verilecek cevap elbetteki hayırdır.Çünkü bilim çağımızın tüm sorularına cevap verecek kadar gelişimini tamamlayamamış ve hale daha gelişimini sürdürmek çabası içerisindedir.Bilimin hızlı gelişimi devam ederken,enformasyon dünyası da ilerlemesini sürdürmektedir.Enformasyondaki en taze ve orijinal bilgiler elbet tüm dünyaya hemen yayılmayacağı bilinmelidir.Bilimsel ilerlemelerde ileri teknolojiye sahip ülkeler her yıl bilimsel çalışmalarına milyon dolarlar harcamaktadırlar.Az gelişmiş yada gelişmekte olan ülkeler ise henüz daha kendi iç siyasal,sosyal ve ekonomik gelişmelerini tamamlayamadıkları için,gelişmiş ülkelerdeki teknolojik gelişmelerin oluşturduğu enformasyonları çok büyük paralarla alma yoluna gitmek zorunda kalmıştır.Unutulmamalıdır ki?Bilimsel çalışmalarda ileri ülkeler asla yeni ve orijinal bilgileri,gelişmekte olan ülkelerle tam olarak paylaşmazlar.İşletme ekonomilerinde olduğu gibi pazardan kaymağı yemeden ve doymadan asla ileri teknolojik bilgi alışverişlerini yapmazlar.Bilgi pazarından kaymağı yedikten sonra kalan artığıda yüklü paralarla,az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelere enformasyon yoluyla transfer ederler.Bu yollarla gelişimi tamamlayan ülkeler küreselleşme adı altında bir dünya modeli kurmak istemeleri elbetteki doğaldır,çünkü ileri teknolojileriyle bilgi transfer eden ülkeler,bu bilgilerin kontrolünü yapmakta isteyecektir(Dünya Hakimiyeti).Bu sebeple güçlü ve güçsüz ülkeler ortaya çıkarak aralarındaki anlaşmazlıkların çıkması kaçınılmazdır.Geçmişte ileri teknolojilerini kurarak nükleer silahlar projelerini tamamlayan ,az gelişmiş yada gelişmekte olan ülkelere satan ülkeler bu gün,yüklü paralarla sattıkları teknolojinin kendi hareket alanlarını sınırladıkları için yani kendi dünya hakimiyet egzistansiyellerine(varoluşlarına) ters düştüğü için savaş ültimatomları vermeleri de normaldir.Bu enformasyonun formülü ise kendin üret,kendin yok et modelidir.Amerika-ırak savaşı bu örneğe uyar.Uluslararası bilgi satan ülkeler kime ne sattığını kimde ne olduğunu ve kimin bu bilgiyi ne kadar ürettiğini çok iyi analiz edecek sistemleri de kurdukları bilinmelidir.Gündemde olan Amerika-iran savaş polemikleride öz olarak bu nedenledir.
Yaşadığımız 21.asra bilgi iletişimi çağı denilmesi yerinde söylenmiş olması bakımından güzeldir, fakat bilgi iletişim çağını kimler üretiyor? Niçin üretiyor sorularını düşünüp de cevaplamak daha da güzeldir.Kim veya kimler bilgi üretim çağını yaşıyor veya kim veya kimler bilgi iletişim çağını oluşturuyor.Her gün az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerdeki bürokratik medya işitsel ve görsel yayınlarında bilgi iletişim çağı üreticilerini bilinçli veya bilinçsiz olarak kösteklemeye devam ediyor.Nasıl mı?İşte Böyle İngiliz bilim adamları,Amerikan bilim adamları,Alman bilim adamları vb şu açıklamayı yaptı diye haber yaparken.Yaşadığı ülkede kaynak bulamadan,bilimsel çalışmalar yapan insanların haberleri ulusal medyada kaideye bile alınmıyor.Halk ta bu tür çalışmaları duymadığı için ülkede bilimsel çalışmalar yapılmadığından,bilgi iletişimi elinde tutan kişilere inanıyor ve onlara özeniyor buda taklitçiliğe ve hazır bilgiye itiyor.

Bilim çok hızlı ilerleme kaydetse de henüz bilimin ulaşamadığı çok farklı konular olduğu bilinmesi gerekiyor. Bilimsel çalışmalar yapılırken çıkan teknolojik buluşların insanların kültürel yapısıyla bağdaştırmak elbette etiksel sayılmaz. Bilim çevresinin henüz algılayamadıklarını, taklitçi insanların algılayıp kavramasını da imkânsız kılar. Yâda yapılan çalışmaları anlamayacak ve idrak edemeyecek insanların eleştirileri, bilimsel çalışmalar yapan dehaları işlerinden soğutacaktır. Birde bilimin tekellerinde olduğunu sanan bazı çevrelerin bilimsel çalışmalar sadece kurumlarımızda veya kadrolarımızdan çıkar anlayışı bilimsel çalışma yapan dehaları tedbir almaya zorlayacaktır. Bilimi, üstü kapalı olarak tekeline alan kurumların yayınlarında yer alan İnsan ışınlaması ve ruh genetiği konuları faraziden ibarettir, deyimleri doğru değildir. İnsan ışınlaması ve ruh genetiği bilimin henüz daha ulaşamadığı konular değildir.



Kaynak:Bilimnet
__________________

Powered By SerKaN
Asbey Şuanda Forumda Değil   Alıntı yaparak cevapla
Eski 10.04.2008   #3 (permalink)
 
Asbey  Görüntü Resmi
 
Katılma Tarihi: Mayıs 2007
Nereden: Sürgün |||||||||||||||||||||||
Mesajlar: 1,573
Varsayılan

1850’li yıllarda kurumlaşmaya ve bir ekol olarak ortaya çıkmaya başlayan Psi araştırmaları ilk temellerini tamamen bilimsel metotlarla yapılan araştırmalara ve araştırıcılara borçludur. Bu araştırmalar günümüzde hemen hemen dünyanın her ülkesinde üniversitelerde, Psi laboratuarlarında, çeşitli kurum ve kuruluşlarda araştırılmaya devam ediliyor.
Psi araştırmalarının ikinci büyük dönüm noktası ise Kuzey Carolina’daki Duke Üniversitesinde “Parapsikoloji” laboratuarının kurulması ile başlamıştır.

Bilim ve Parapsikoloji

Bilim Parapsikoloji adı altında, psişik ya da paranormal oluşumlara getirilecek açıklamaları en azından 1800’lerden beri araştırmaktadır. Bilim adamları için sorun, psişik yeteneğin doğasıyla kontrollü koşullarda ölçülmesinin zor oluşudur. Bir duyguyu veya rüyayı, bir örnek olarak nasıl sayabilirsiniz? Gelecekte olacak bir olayı bilme yeteneği nasıl açıklanabilir? Bu önceden biliş neden veya nereden yayılmaktadır? Bu durum, enerjinin doğası hakkında veya bizim dünyada var oluşumuz hakkında ne söylemektedir?
Bilim için özellikle ilginç alan, neden Psi’yi, (bilimsel deneylerde bazen bilinmeyen bir ölçümü tanımlamak için sembol olarak kullanılan Yunan alfabesinin 23.harfi) insanların bazılarının deneyimledikleri ve bazılarının deneyimleyemedik- leridir.
Bir dizi deney, insanların Psi ’ye yaklaşımlarının önemli bir faktör olduğunu önermektedir. New York’taki Şehir Kolejinden Getrude R. Schnmeidler, Psi ’ye inanan süjelerin Psi testlerinde iyi sonuç alırken şüpheci eğilimlilerin şans seviyesinin altına düştüklerini bulmuştur.

Parapsikoloji psişik yeteneği şöyle tanımlamaktadır
Duyular Dışı Algılama (DDA): DDA, parapsikolojinin babası Profesör J.B. Rhine tarafından, duyusal fonksiyonlar gibi görünen Psi ’nin herhangi bir tezahürünü göstermek için tanıtılan genel bir terimdir. Diğer tanımlar ise şunları içerir; kahinlik, kehanet, cam küre okuma, tele veya para-gnosis, ikinci görüş, paranormal biliş, paranormal bilgi aktarımı.
DDA türleri - Bunlar aşağıdaki türden fenomenleri kapsamaktadırlar;
Telepati (uzaktan hissediş/algılama): Geçerli duyu kanalları kullanılır durumda değilken bir kişi tarafından fark edilen bilginin başka bir kişi tarafından alınması
Duru görü (açık görüş): Geçerli duyu kanalları kullanılır durumda değilken kişinin çevre hakkında bilgi alır gibi görüntüler görmesi
Prekognisyon (önceden biliş): Gelecekte olacak bir olay hakkında sonuç çıkarılamayacak bir bilgiyi herhangi bir şekilde almak
Psikokinezi (PK): Psikokinezi veya zihin hareketi, Profesör Rhine tarafından bir kişinin sadece isteyerek çevresini etkileyebildiği Psi fenomenini açıklamak üzere ortaya atılmış bir terimdir. DDA duyusal fonksiyonlar olarak kabul edilirken, PK motor fonksiyonların Psi karşılığıdır. PK genel olarak iki kategoriye ayrılmıştır:
Mikro PK: Ortada bir olayın olduğunu belirlemek için araçlara veya istatistik analizlere gerek duyulan olaylardır (mikro elektronik aygıtlar üzerindeki etki gibi)
Makro PK: Basit, çıplak gözle gözlemin ortada fiziksel bir etki olduğunu önerdiği olaylar

Ülkemizdeki durum


Ünlü Fox ailesi ile başlayan Psi fenomenler dizisi çok kısa bir zaman aralığı içinde Üniversite kürsülerine kadar uzandı ve dünyanın pek çok ülkesinde kurulan Parapsikoloji Üniversiteleri tarafından tamamen bilimsel metotlarla araştırılmaya, denenmeye, incelenmeye başlandı.
Ülkemizde ise maalesef insanın beş duyusunun dışına taşan Psi yetenekleri ile ilgili hiçbir resmi kurum ve kuruluş olmadığından, özel üniversitelerimiz dahi bünyelerinde bir Psi enstitüsü ya da laboratuarı açmayı önemli bulmadıklarından, Psi yeteneği doğuştan var olan binlerce beklide milyonlarca insan ya şarlatanların eline düşmekte ya da kulaktan dolma bilgilerle bu yetenekleri ile baş etmeyi öğrenmektedirler.
Bilimin ışığına kavuşmamış her konu gibi bu hassas ve insanı çok yakından ilgilendiren konuda zaman zaman psi yetenekleri yüzünden bazı insanlara hasta muamelesi yapılmasına neden olmakta ve onlar için psikolojik hasarlar oluşturmaktadır.
Oysa ki, güneşin doğması, yağmurun yağması, bitkinin çiçek açması, ağacın meyve vermesi kadar doğal olan bu yönümüzün bize günlük yaşamda pek çok getirisi de vardır. Tabii ki doğru değerlendirirlerse…

Bilim adamlarımızın ve Üniversitelerimizin en kısa zamanda bu ciddi ve acil durum için önlem alacakları varsayımıyla psi yeteneklerinin de hak ettiği alanlarda incelenmesini, araştırılmasını, geliştirilmesini diliyoruz. Şarlatanlığın en sağlam karşıtı bilimdir. Bilimin bazen soğuk gibi gelen rüzgarları önce insanı üşütse de sonra varlığına bir keskinlik ve esenlik kazandırır.
__________________

Powered By SerKaN
Asbey Şuanda Forumda Değil   Alıntı yaparak cevapla
Eski 10.04.2008   #4 (permalink)
 
Asbey  Görüntü Resmi
 
Katılma Tarihi: Mayıs 2007
Nereden: Sürgün |||||||||||||||||||||||
Mesajlar: 1,573
Varsayılan

Psişik Yeteneklerin Eğitimi

Yaygın bir kanıya göre bazı insanlar, Allah vergisi ihsanlar 'la doğarlar sözü her zaman geçerli olmayabilir. Pek çoğumuz zekamızı, bedenimizi, aklımızı, bilgimizi geliştirmek için ne kadar uğraş veriyorsak, psişik yeteneklerimizi de ciddiye alıp onları da aynı ciddiyetle geliştirme gayreti içinde olmalıyız. Yeteneklerin eğitimini hafife almak hiçbir yetenek için kabul edilir bir şey değildir. Psişik yeteneklerimizi geliştirmek istiyorsak, iç benliğimizle çalıştığımızı unutmamalı ve onun dilinin dış benlikten farklı olarak kısa iç konuşmalardan ve telkinlerden oluştuğunu öncelikle bilmeliyiz.

İç benliğimiz, sadece şuurumuzun inandığı bir sınır varsa, işte onunla sınırlıdır. Bir şeyi yapamayacağımıza dair şuurlu bir kanımız varsa içsel benlik bunu kabul eder ve uygulamaya koyar. Kararı gerçekleştirmek için tüm gücünü ortaya koyar ve inanın ki onun gücü haylidir. Örneğin ben asla piyano çalamam derseniz hiç şüpheniz olmasın ki çalamazsınız ama neden olmasın, dünyanın en ünlü piyanisti olmasam da çalmak ve o notaların tınılarını duymak istiyorum derseniz, bir süre sonra epey hüner kazanmanız mümkündür.

Psişik yeteneklerinizi eğitmek ve geliştirmek istiyorsanız öncelikle daha önce yapamadığınız için belli bir şeyi yapamayacağınızı söylemekten kaçınmalısınız. Eğer bir şeyi denememişsek ve o şey olmamışsa, bu o işi yapamayacağımız anlamına gelmez; sadece biraz daha çalışmaya gerek olduğu anlamına gelir. Kazanmak istediğimiz beceride ustalık kazanmış birini gözlemlemek, fevkalade bir öğrenme yoludur. İç benliğin doğasında olan taklit etme becerisi, becerileri geliştirmede kullanılabilir. Diğer iki yol ise öğrenme yani o konu hakkında okuma ve bilgilenme ve denemeden geçer.



Hepimiz Psişik Yeteneğe Sahibiz

Bize, başkalarının beğenisini kazanacak şekilde düşünmek ve davranmak üzere, iç hissedişlerimizi dikkate almamayı öğrettiler. Sezgisel zihnimizden gelen mesajlara açık olmak, psişik yetenek pratiklerinde büyük önem taşır. Sezgisel zihin, beynin sağ yarıküresinde yerleşmiştir. Şuurumuzun bulunduğu rasyonel zihin ise soldadır. Hemen bu ikisinin altındaki limbik bölge de programlamalı zihne aittir. Programlamalı zihin şuuraltıdır. Burası rasyonel zihin tarafından alınan dış dünya hakkında sezgimizden ve hissedişimizden gelen materyali absorbe eder. Limbik bölgenin altında, tüm bedensel fonksiyonları yöneten objektif zihin bulunur. Bu zihinlerin tümü pozitif ve yansıtıcı yönüyle enerji yayınlar. Aynı şekilde, negatif ya da alıcı tarafının bir fonksiyonu olarak da enerji çekerler. Bu enerjiler farklı frekanslarda hareket ederler ya da titreşirler. Frekans yavaşladıkça mantal madde kabalaşır.

Objektif zihin, şuuraltı programlamalı zihinden daha düşük frekansta titreşir. Benzer şekilde şuuraltı programlamalı zihin, şuurumuzun rasyonel düşünen zihninden daha düşük frekansta titreşir. Sezgisel zihin ise şimşek hızıyla çalışır. “Evrensel” düşünceleri, gelişsinler ve kuvvetlendirilsinler diye şuura aktarır.

Herkes bu zihin seviyeleri ve yayınladıkları frekanslarla donatılmış durumdadır. Başkalarından gelen düşünceleri, duyguları, heyecanları toplamak üzere hepimizin “alıcı cihazı” vardır. Ama herkes cihazlarını nasıl kullanacağını maalesef bilemez. Köpek nasıl birçok insanın duymadığı sesleri duyuyorsa, arılar nasıl bizim asla göremediğimiz renkleri görüyorlarsa, bazı insanlar da diğerlerinin algılayamadıklarını algılarlar. Çevremiz, titreşimlerin farkına varışımızın seviyesi, doğrudan doğruya geliştirdiğimiz psişik becerilerin seviyesine bağlıdır.

Şuur dışı seviyede, psişik becerilerin zaten büyük ölçüde gelişmiş olduğunu bilmek önemlidir. Düşündüklerimiz ve hissettiklerimiz bizden çıkıp sessizce yayınlanırlar. Bu duygu ve düşünceler, bilmediğimiz bir şekilde, çevremizde etki yaratırlar. O sıradaki ilişkileri ve kendi kişiliğinizi etkilerler. Biz çevremizi ne derecede etkilediğimizin farkında değilizdir. Yansıtıcı şuur dışı ve algılayıcı şuur dışı arasındaki etkileşme, dünyamızı yaratmak üzere devam ede gelen bir süreçtir. Psişik becerilerin gelişmesi, sadece bu süreci şuurlu yönlendirme alanına getirir. Böylelikle hem giren hem çıkan akışı kontrol etmeyi öğrenebiliriz
__________________

Powered By SerKaN
Asbey Şuanda Forumda Değil   Alıntı yaparak cevapla
Eski 10.04.2008   #5 (permalink)
 
Asbey  Görüntü Resmi
 
Katılma Tarihi: Mayıs 2007
Nereden: Sürgün |||||||||||||||||||||||
Mesajlar: 1,573
Varsayılan

Telepatik Önsezi ve Morfo Genetik Alan

Telepatik önsezi yüzde 45 doğru. Cambridge’de bulunan Trinity Koleji’nde yapılan bir araştırmaya göre, birini düşündükten hemen sonra telefonunuzun çalması ve arayanın düşündüğünüz kişi olması, "telepatik bir önsezi".

Rupert Sheldrake, yaptığı araştırmada kullandığı deneklerden dört tane akraba veya arkadaşının numaralarını aldı. Daha sonra rasgele seçilen numaraları arayan Sheldrake, bu insanlardan deneği aramalarını istedi ve şu şaşırtıcı sonuca ulaştı: Telefonu çalan deneklerin yaptığı tahminlerin yüzde 45 oranında doğru çıktı. Aynı bilim adamı, bu deneyin e-posta için de aynı sonucu verdiğini iddia etti. Ancak bazı uzmanlar, bu sonuçların sadece tesadüften ibaret olabileceğini ve Rupert Sheldrake’nin bu sonuca sadece 63 denekle ulaşmasının bu ihtimali güçlendirdiğini savundu.

Görünmeyen Enerji Alanları konusunda uzman, ünlü bilim adamı Rupert Sheldrak, tüm sistemlerin bilinen enerji ve madde faktöründen başka, bir de görünmeyen enerji alanları tarafından organize edildiğini söylüyor. Bu alanlar etkin alanlar; form ve davranış için şablon olarak görev yapıyorlar. Bu alanların, bizim anladığımız ve kullandığımız enerjinin bildik anlamıyla, pek alakası yoktur; çünkü morfo genetik alan kavramının etkileri, normalde bildik enerjiye uygulanan zaman ve mekan sınırlarının çok ötesine uzanmaktadır. Bu hipoteze göre, bir türün üyesi bir davranışı öğrendiği zaman, türün etkileme alanı, yavaş da olsa değişmektedir. Eğer davranış türler tarafından yeterince uzun süre tekrarlanırsa, bunun “morfik rezonansı” bütün türü etkiler.

Sheldrake buna, (morf ve genesis) var edilmek köklerine dayanarak morfo genetik alan adını veriyor. Bu alanın hareketi, zaman ve mekanda “uzaktan etkide bulunmayı” anlatıyor. Zamanın dışındaki fiziksel evren yasaları ile şekillenen form yerine, zaman içindeki morfik rezonansla bağlantılı formlar arasındaki iletişim anlatılmak isteniyor. Yani morfik alanlar zaman ve mekan içinde çoğalıp yayılabilirler ve geçmiş olayları, ya da diğer tüm olayları etkileyebilir.

Bu bilimsel hipotezi bilginin yayılması konusunda da ele almak mümkündür. İnsanlar arasında bilgi alışverişleri de alan teorisinin temel esaslarına göre yayılım gösterir. Watson, bir maymun grubunun yeni bir davranışı öğrenmelerinden sonra, aralarında olası bir ‘normal’ (yani bizim beş duyu ile normal diye tanımladığımız) iletişim yolu bulunmayan diğer adalardaki maymunların bu yeni davranışı sergilemeye başladıklarını bulmuştu. Rupert Sheldrake’nin Cambridge’de bulunan Trinity Koleji’nde yapmış olduğu telepati deneyi morfo genetik alanlar teorisi ile açıklığa kavuşur.

Telepati deneylerinde bu morfo genetik alanın hareketi söz konusudur ve zaman ve mekanda alan girişimleriyle “uzaktan etkide bulunmayı” anlatır. Yani zaman içindeki morfik rezonansla bağlantılı formlar arasındaki iletişimin bir diğer adı da telepatidir ve telepati bilimsel deneylerle ispatlanan bir duyular dışı algılama yeteneğidir, doğaldır, doğanın bir parçasıdır. Telepati bilinen zamanın dışına da taşabilir.

Sempati ve rezonans yasaları gereğince evrenin tüm meskun köşelerinden birbirleriyle telepatik rezonansa geçebilenler ve telepatik iletişim kuranlar hep olmuştur.



Parapsikoloji'nin İçeriği


Uzaktan Görüşler
San Francisco’sun ünlü SRI uluslararası kuruluşunda görevli lazer uzmanı Hal Puthoff ile meslektaşı Russell Targ’ın becerileriyle ortaya çıkmış bir girişimdir. Uzaktan Seyir Algılaması adı verilen bu yönteme göre, Puthoff herhangi bir yere gidiyor ve bir manzarayı beş on dakika seyrederek özümsüyor. Daha sonra, labaratuvara döndüğünde işlemi başlatıyor ve orada deneye konu olan kişi Puthoff’un özümsemiş olduğu manzarayı çözümlüyordu. Bu deneylerle ESP ve PK olgularına yeni boyutlar kazandırılmıştır

Beden Dışı Deneyimler

Bu konuda Osis’in yapmış olduğu öncü etüdlerin sağladığı bilgiler sonucunda eskilerdeki ‘ölüm deneyimi’, şimdiki adı ile ‘yakın ölüm deneyimi’ olgusuna dönüşmüştü. Sonradan bu durum Raymond Moody ve Kenneth Ring gibi araştırmacıların etüdleriyle daha da önem kazandı. Ring, ölümle burun buruna gelen 102 birey üzerinde soruşturma yürüttü. Bu çalışmaların sonunda çıkan sonuçların değerlendirmesini yapalım:
Birinci aşama; engin huzur ve iyi halde oluş keyfiyeti olarak tanımlanır. İkinci aşama; bedenden ayrılış denilen geçiş zamanıdır. Üçüncü aşama; karanlığa giriş diyebileceğimiz bilincin değişim geçişine yönelmesidir. Dördüncü aşama; ışığı görüş şeklinde anlatılan deneyin son merhalesine geçişin emaresidir. Son aşama ise; aydınlığa geçiş diyebileceğimiz normal hayata dönüşü simgeler. Bu aşamalar günümüzde kullanılan hipnoz tekniğine çok benzemektedir. Bu yapılan deneyler bir nevi hipnoz da sayılabilir. İnsanın gördüğü rüyaların da bu şekil kademelerden oluşması bu bilime ışık tutar. Bu deneye ışık tutabilecek başka bir husus ta insanın kısmen ölümünü temsil eden uykuların incelenmesidir. Bilindiği üzere uyku beş ayrı kademeden oluşur. Her kademe ortalama 70 ila 90 dakika arasında değişir. Uykunun son kademelerinin süresi şahıslara göre kısalıp uzayabilir. Beden dışı deneyimlerin yapıldığı deney merkezlerinde insanların uykularına varıncaya kadar incelenmesi bilimin geleceği açısından bir değer ifade eder.
İnsan kendinin en büyük düşmanıdır. Her sorunu Kendini - Yönetmeyle çözümlemek mümkündür.
Başlangıçta düşünce, cenneti ve dünyayı yarattı. Bir düşünün çevrenizde gördüğünüz herşey önce bir fikirdi. Her birimiz Evrensel Zekanın birer fikri ürünüyüz. Dünya ve içerdiği herşey düşüncenin ürünüdür. Işık gök gürültüsünden, düşünce de eylemden önce gelir.
Yazara göre herşey bilinçaltından kaynaklanır. Mesela hastalığın sebebi soğuk almak değil, soğukta kalınca hasta olunacağına inanmaktır. Psikolojik olarak doğru, fakat bilimsel olarak yanlış bir teori. Bilinçaltı, genel kurallardan yola çıkarak yargıda bulunabileceği için, siz bilinçli olarak emir değiştirene kadar beklemek zorundadır. Bilinçli olarak düşünülen her düşünce, bilinçaltını etkiler ve bu etki, düşüncedeki güç ve arzunun derecesine göre eyleme dönüşür. İnsan bilinçli olarak düşünebildiği, güvenle beklediği ve mümkün olduğuna inandığı şeyleri yapabilir. Evren sınır koymaz biz inançlarımızla sınırlarız kendimizi.
Herkes kendisini bulmaya çalışır ama sadece olgun olanlar bunu başarır. Kararlı bir biçimde arayışa girmekte olgunluğun ilk adımıdır. Korkunun bir sürü çocuğu vardır. Kıskançlık, nefret, kin ve şimdiye dek sözü edilen tüm olumsuz düşünceler korkunun çocuklarıdır. Gerçek sevgi korkuyu defeder. Bizi yaratan yüce sevgidir. Sevgi bizi yaratıp boşlukta düşmanca bir ortama bırakmadı. Sevgi bizi yaratıp imkansızlıklar içinde terk etmedi.
En çok istediğiniz şey nedir? İnanın ve sahip olun. Günümüzde en üzücü olaylardan biri, sadece üniversite mezunu oldukları için bir takım insanları ötekilere tercih edilmesidir. Hiç hata yapmayanlar, hiçbirşey yapmayanlardır. Yönetme işini yapan bilinçtir.
Eğer istediğiniz şeyler için içtenlikle dua eder ve isteklerinizin gerçekleşeceğine inanırsanız dilekleriniz yerine gelecektir.
1- Kendiniz için ideal zihinsel imajı belirleyin.
2- Çaba göstermeden, yalnızca inanmak hiçbir işe yaramaz.
3- Düşüncelerinizi kendinize saklayın.
4- Esnek olun; gerekirse plan değişikliği yapın.
5- Gözlerinizi hedeften ayırmayın, işi yarı yolda bırakmayın.


İnanç ilk adımdır, kendinize ve içinizdeki güçe inanın. Eğer amacınız bir kitap yazmaksa kendinizi bir yazar olarak canlandırın. Amaçlarınız hakkında asık yüzlü olmayın. Yeni imajınızdan zevk almaya bakın. Aldığınız tepkilerle bir o yana bir bu yana savrulmayın. En iyi eserlerin bile birçok yayımcı tarafından geri çevrilebildiğini unutmayın. Başkalarının olumsuz tavırlarına kaptırmayın kendinizi. Birşeyi yapabileceğinize inanır, zihninize bunu kazırsanız, yarı yarıya amacınıza ulaşmışsınız demektir. Bundan sonra gereken adımları atmak kalır geriye.
Projemiz ne olursa olsun, tamamlanmış halini düşünmeli ve gerçekleştirmek için gereken adımları atmalıyız. Aksi taktirde, yaptığınız iş eksik ve anlamsız olur; gece gündüz sevdiği insanın iyileşmesi için dua eden birinin, bir yandan da cenaze töreni için hazırlık yapması gibi yada başarıya ulaşmak için dualar edip bir yandan da iflas edişiyle ilgili kabuslar gören biri gibi. İnandığınız ölçüde sahip olursunuz.
1- Amaçlarınızı yazın.
2- Amaçlarınızı dikkatle değerlendirin.
3-Amaçlarınızı benimseyin.
4-Amaçladığınız dünyada yaşadığınızı hayal edin.
5-Amaçladığınızın tersini asla düşünmeyin. Gözlerinizi hedeften ayırmayın .
6- Amaçlarınızı günlük olarak kabul edin; onları gerçekleştirme yolunda her gün size sunulan adımları atın ve amacınıza ulaşın.


Aranmadan ansızın akla gelen düşünceler çoğunlukla en değerli olanlardır ve bu yüzden korunmalıdır; çünkü nadiren tekrar gelirler. Hayal gücü bilgiden daha önemlidir. Bilim, hayal gücüne ne kadar borçlu olduğunu bilmez. Hayal kurulmayan yerde insanlar mahvolur. Ne yediğini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim diye yaygın bir deyiş vardır. Oysa, ne düşündüğünü söyle sana kim olduğunu söyleyeyim deyişi olmalıydı. Kendinizle ilgili inançlarınız, emin olun, yaşayacaklarınızı tayin eder. Ne düşünüyorsanız o olursunuz. Kendine güven, aklın kesin bir inanç ve güvenle büyük ve gurur verici işlerde kullanımıdır.
Kendine güvenle kendini beğenmek arasında çok büyük var. Güven, hayat hakkındaki emniyet duygusudur, kişinin her durumda kendisine güvenebileceğini bilmesidir. Kibir veya kendini beğenmişlik ise başkalarını aslında sahip olmadığı kendine güven duygusunun varlığına inandırmaya çalışmaktır. Aslında güvensizdir ve karanlıkta ıslık çalmaktır.
Kişinin kendine güvenini yitirmesine neden olan korkulardan biri başarısızlık korkusudur. Her insan başarılı olmak ister. Başarısızlığa uğrama korkusu insanı iki şekilde etkileyebilir, başarıya ulaşmak için daha da itilim duymasına neden olur ya da kendisini bu korkuya kaptırarak güvenini yitirir. O zaman da yeteneği kaybolur gider.
Başka bir korku da, komik görünme korkusudur. Birçok kişinin kendine güvenini yitirmesine neden olur. Hepimiz dengeli görünmek isteriz. Komik değil kendinden emin görünmek isteriz.
Onaylanmama korkusu yalnızca çocuklara ait bir korku değildir. Her yaşta insan yaşayabilir bu korkuyu. Birçok insan, arkadaşları tarafından onaylanmama korkusu yüzünden becerilerini ortaya koymaktan çekinir. Bu korku, insanların orijinal düşüncelerden uzak durup çoğunluğun düşüncelerine körü körüne bağlanma eğilimini açıklıyor.


MEDİTASYONLA KAZANILAN GÜÇ


Günde en az on beş dakikanızı yüklüğünü ve hayatınızdaki yerini düşünmek üzere meditasyona (derin düşünceye dalmak, içe yönelmek) ayırın. Günlük sorunlardan uzaklaşın, ilham verici ruhsal metinleri okuyun. Bu sırada gelen ilham verici düşünceleri tüm gün boyunca içinizde hissedin. Bu meditasyon periyodu, tıpkı iş yerinizdeki amirinizle yaptığınız günlük toplantı gibi kaynağınızla ilişki kurduğunuz zaman olsun.


Kendimize, “Aslında Neyi Arıyoruz ?” Diye Sormalıyız
1- İhtiyacımız olan şey başkalarının bizi daha çok sevmesi değil, bizim onları daha çok sevmemizdir.
2- Yapmamız gereken, savaş korkusunu yaşamamak için ülkeler arasında barış sağlamaya çalışmak değil, kendi karmaşa içindeki benlik-lerimizde barışı, huzuru bulmaya çalışmaktır. Gerçek Ben - Güveni budur.
3- Dönek bir dünyanın takdirini kazanmak için çalışmamalıyız, İçimizdeki Allah’ı memnun etmek için harcadığımız çabada doyum bulmalıyız.
4- Başarılarımızla dünyayı sarsmamız gerekmiyor, başarısızlık nedir bilmeyen içimizdeki Öz’ün gerçek zenginliğine ulaşmalıyız.


Ben - Güveni İçin Kendini - Yönetme
a-Başarısızlıktan korkmaya son verdim. İçimizdeki Güç’e inanıyor ve güveniyorum.
b-İçimdeki ruh her zaman bana destek oluyor, huzur ve güven veriyor.
c-Nerede olursam olayım, ne yapıyorsam yapayım, Sonsuz Varlık benimle.


İLK ADIM: KARAR VERMEK


Düşüncelerine hakim olamayanlar kısa zaman sonra davranışlarına da hakim olamazlar.
Bilinçaltı sürekli olarak bilinçten gelen emirleri yerine getirir. Bilinçaltı bilinç tarafından inanılan her emre cevap verir. Kararsızlık olursa, her dakika fikir değiştirilirse, bilinçaltı karmaşaya düşer. Kesin kararlar vermeyi öğrenmeliyiz. İnsana seçme hakkı verilmiştir. Kullanıp kullanmamak kendisine bağlıdır. Yanlış seçim yapmaktan korktuğumuz için, seçim yapmaya çekinirsek bilinçaltının eli kolu bağlanır, çıkmaza girer ve hiçbir şey başaramaz.
Bilinçaltı, duygulara karşılık verir. Birçok emri duygularımızla veririz. Kararlılık da bir duygu meselesidir. Kendinizi huzursuz ve güvensiz hissetmekten vazgeçin. Her problemin bir çözümü olduğunu ve bu çözümleri, yanıtları bulunabileceğini bilin. Hayat, sabah kalktığımız andan gece uykuya dalıncaya kadar yaptığımız seçimlerden ibarettir. Yumurtayı nasıl yiyeceğimize, hangi kravatı takacağımıza, ne tip tavırlar takınacağımıza karar veririz. Gördüğümüz ve yaşadığımız her şey bu seçimlerin, kendimizle ilgili inançlarımızın sonucudur.


KARAR VERME KONUSUNDA KENDİNİ - YÖNETME


Ben kararlı bir insanım. İçimdeki bilgelik sayesinde akıllıca seçimler yapabilirim. İçimdeki zeka benim için doğru olanı bilir ve seçim yapmamda bana yol gösterir. Evrensel Akılda benim için mükemmel bir plan var, almak için aklımı açarsam bana verilecek.
“Düşündüğünüz, inandığınız ve güvenle beklediğiniz her şey mutlaka gerçekleşir.” Bu bir yaşam yasasıdır. Kim olduğunuzun önemi yok. Yasa kişiler arasında ayırım yapmaz. Kim olduğunuzu, geçmişinizi, ulusunuzu veya ırkınızı dikkate almaz. Bilinç yoluyla işler. Bu yüzden kendinizle ilgili inanabildiğiniz her şey tecrübeniz olur. Gerçek refah içsel hakimiyetle başlar ki bu yaşamın her alanında zenginlik getir. Doğru hareketi ve tam bir doyumu içerir. O zaman aradığımız şey, içimizdeki Mutlak Gücün varlığının bilincinde olarak sahip olacağımız gerçek refah bilinci ve içsel hakimiyettir. Bu bilinci geliştirirken beş temel prensibi dikkate almamız gerekmektedir.
1- Allah’ın bize duyduğu sevgi kişiye, yere, şarta ve ortama bağlı değildir.
2- Kendi kendimize koyduğumuz sınırlamaları ortadan kaldırıp Sonsuzun bizde hüküm sürmesine izin vermek yine kendi elimizdedir.
3- Her insan sonsuzluğu kendi sözleriyle bireyleştirir.
4- Kural şudur; Düşündüğünüz, inandığınız ve güvenle beklediğiniz her şey mutlaka gerçekleşir.
5- Verdiğiniz ölçüde Hayattan geri alırsınız ; Hayatla bir bütünsünüz

ZENGİNLİK PARA KAZANMA YETENEĞİNE Mİ BAĞLIDIR

Zengin olmanın tek yolunun başkalarından para koparmak olduğuna inanan birçok insan vardır. Bu yanılgı bir anlamda hayatın kendisinden ayrı düşmektir ve tip insanlar tüm hayatlarını başkalarından aldıklarını koruyarak harcarlar. Ve bu onlar için bir yasa haline gelir. Ama hayat böyle değildir. Önce Allah’ın alemini ve onun doğruluğunu arayın ve her şey size verilecektir. her şeyden kasıt nedir ? Yiyecek, giyecek, barınak, ve insanın ihtiyaç duyduğu her şey. Yaşamın yasasını bir kez anladık mı her şey bilince bağlı bir düzende gelişir, iyiliğimiz için başkalarıyla yarışmak zorunda kalmayız. İyiliğimiz başkalarına bağlı değildir. Yasayı kullanmamıza bağlıdır. İnsanları sınırlayan ve zenginlikten mahrum kılan yanlış inanışlar şunlardır.
1- Zenginliğin şansa bağlı olduğuna inanmak yanlıştır.
2- Zenginlik yalnızca “para kazanma” yeteneğine bağlı değildir.
3- Zengin olmanın günahkarlık olduğunu düşünmek yanlıştır.
4- Cimriliğin erdem olduğunu düşünmek yanlıştır
5- Zengin bir hayat sürmenin gelecek için mal ve para depolamak olduğuna inanmak yanlıştır.
6- Zengin olmak için kötü olmanın şart olduğuna inanmak yanlıştır.
Ppara aşkı tüm kötülüklerin kaynağıdır derler. Hayır, kötü olan para değil, parayı çok fazla sevmek onu tüm iyiliklerin kaynağından önde tutmaktır. Tutumlulukla cimrilik birbirine karıştırılmamalı. Kaybetme korkusu ve bu korkunun sonucu olan elindekini koruma isteği cimriliği doğurur.
Kendimizi neye bağlarsak, ne olduğumuzu düşünürsek öyle oluruz. “Ben değersizim diye düşünmek” yerine “Ben sonsuz bir varlığım, Allah’ın sureti ve benzeriyim. Hayat en iyiye sahip olmamı istiyor ve bende bunu kabul ediyorum. Tüm iyiliklere sahip olmayı hak ediyorum” demeye başlayın.
Başımıza ne geldiği değil, ona nasıl tepki gösterdiğimiz önemli olan. Samanlık yanıyorsa yangını neyin başlattığının ne önemi var. Sorulması gereken soru “Yangını söndürmek için ne yapmalıyım.
Kendimiz hakkındaki inancımız, kaderimizi belirler.
Edison başarısızlığı kabullenmeyi reddetti. Ampulü çalıştırmak için binlerce yol denedikten sonra “Çalıştıramamanın binlerce yolunu keşfettik”,dedi.
Bilinciniz, bilinen tecrübelerden ve inanmak istediği çeşitli fikirlerden yola çıkarak çıkarımsal mantık yürütme yapar. Öte yandan bilinçaltı tam tersine işler. Ona birşeyi gelecekte birgün başarmayı arzuladığınızı söylerseniz arzunuzun gerçekleşmesini hep gelecek bir zamana erteler. Direktiflerimizin yerine getirilmesi için şimdi kelimesi kullanılmalı ve direktifimiz “şimdi” için geçerli olmalı.


İYİ BİR BELLEK İÇİN DÖRT İLKE
1- Dur- bak-dinle
2- Öğrenme süreci, fikirlerin birleştirilmesine bağlıdır.
3- Sizin için çalışmasını istiyorsanız belleğinize güvenin.
4- Kendini yönetme, kesin sonuçlar getiren kesin bir eylemdir.
Birşeyi ezberlemenin en iyi yolu bir fikri diğeriyle birleştirmektir. Geçmişi belleğimizden silmek mümkün değildir, ama onunla barış yapabiliriz. Bilinçaltınıza sabah altıda kalkmak istediğinizi söylerseniz ve belleğinize inanıyor ve güveniyorsanız tam altıda uyanırsınız. Hatırlamak, hatırlayabilecek şeyin içimizde olduğuna inanmaktır. Hatırlayamam demekten vazgeçin. Hatırlamak istediğiniz herşeyi hatırlaya bilirsiniz. Okulda öğrendikleri şeyleri hatırlamakta güçlük çeken gençler, yıllar önce televizyonda seyrettikleri bir filmi kolayca hatırlayabilirler.


Beş parasız, yalnız, sevilmeyen, dışlanmış bir insan olabilirsiniz. Endişe çözüm değildir. Her şeyi mümkün kılan Allah’a dönmek, ona yönelmek sorunu aşmaya yeter. Endişelenmekten vazgeçmenin üç yolu vardır.
1- Allah’ın orda olduğunu anlamak.
2- Olumlu düşünmeye çalışmak.
3- Yol gösterilmesi için dua ettikten sonra olumlu tavır takınmak
Sonuç olarak, korkmuyorum, bu günü yaşıyorum, Allah’ın orada olduğunu bilerek her günü geldiği gibi karşılayacağım.


Kaynak:Ufonet be
__________________

Powered By SerKaN
Asbey Şuanda Forumda Değil   Alıntı yaparak cevapla
Eski 10.04.2008   #6 (permalink)
 
Asbey  Görüntü Resmi
 
Katılma Tarihi: Mayıs 2007
Nereden: Sürgün |||||||||||||||||||||||
Mesajlar: 1,573
Varsayılan

Reenkarnasyon
Reenkarnasyon, ölümden sonra ruhun, bir bedenden diğer bir bedene geçmesini kabul eden İslam dışı bir inanıştır. Arapça’da bu inanışa “tenasüh, tecessüm ve hulûl” denir. Türkçe’de “ruh göçü” olarak adlandırılmaktadır. Bu inanç, Hinduizmden doğmuştur.Tenasüh inancında manevi mükafat veya ceza, yapılan kötülük veya iyiliğin karşılığı olarak ruhun bir hayvan veya insan cesedine girerek alçalması veya yükselmesidir.Bedenler ruhların kalıpları gibidir, ruh güya kalıptan kalıba, bedenden bedene göç etmektedir.İslam bu inanışı temelden reddeder ve ortaya koyduğu imtihan prensibiyle her ruhun, bir bedenle bu dünya imtihanını verdiğini ifade eder. Reenkarnasyon inancı tevhidin düşmanıdır.Kur’an, inançsızların yeniden dünyaya gelebilmek için yalvaracaklarını;ama reddedileceklerini belirtir: “Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında, “Rabb’im, der, lütfen beni geri gönder. Ta ki,boşa geçirdiğim dünyada iyi iş yapayım.” Hayır! Onun söylediği bu söz laftan ibarettir. Onların gerisinde ise yeniden dirilecekleri güne kadar bir berzah vardır.” (Mü’minûn, 99-100)

Bakara sûresinin 28. âyetinde insanlara "cansız nesneler" (lafzî anlamıyla "ölüler") iken hayat verildiği, sonra yine öldürülüp tekrar diriltilecekleri bildirilmiştir. "Ölüler iken diriltilme" ifadesi bazı kimselerin aklına, ilk ölü olma halinden önce de bir hayatın bulunması gerektiği düşüncesini getirmiştir. Buradan da insanların defalarca ölüp başka bir bedende yeniden dünyaya geldikleri (Reenkarnasyon, tenâsüh) inancı ortaya çıkmıştır. Bu inancı, Kur'ân-ı Kerîm'den ve hadislerden çıkarmak ve delillendirmek mümkün değildir. Çünkü bir başka âyette "Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün ve iki kere dirilttin, biz de günahlarımız itiraf ettik, buradan çıkmanın bir yolu yok mu dediler" buyurulumuştur (Mü'min 40/11). "Kur'an âyetleri birbirini açıklar" kaidesinden hareket ederek 28. âyeti ele alırsak bunu, "peş peşe defalarca ölüp her defasında bir başka bedende dünyaya gelme, dirilme" şeklinde anlamamız tutarlı olmaz. 40/11. âyete göre "Ölmek de iki keredir, dirilmek de iki keredir." İki âyeti, aynı olayın iki ayrı yönden açıklanması olarak aldığımızda şu mâna ortaya çıkar: İnsanlar yaratılmadan, doğmadan önce yokturlar ve bu bakımdan ölü gibidirler, önce bu ölülere (yoklara) varlık ve hayat verilmiştir; "Bu, birinci diriltmedir." Sonra dünya hayatını tamamlayanlar birinci ölümü tatmışlardır, bütün dünya insanlarının ve dünyanın ömürleri sona erip kıyamet kopunca yeryüzünde canlı kalmamıştır. Arkadan sûra üflenmiş ve bütün insanlar yeniden diriltilmişler, âhiret hayatına başlamışlardır; "Bu da ikinci diriltmedir". Özetleyecek olursak insanlar yok iken var edilmişler, sonra dünyada bir kere ölmüşler, kıyametten sonra da ikinci kez hayata gelmişlerdir; iki ölüm ve iki dirilme bundan ibarettir. İkinci âyete göre "Yaşayan insanın iki kere ölmesi ve her iki ölümden sonra da birer kere dirilmesi gerekir, yukarıdaki açıklama buna tam olarak uygun düşmüyor" denilecek olursa; şöyle açıklama yapmak da mümkündür: Yaşayan insan eceli gelince ölmüştür, kabirde dirilmiştir, ilk sorgudan sonra tekrar ölmüş ve kıyametten sonra tekrar dirilmiştir. Yok iken yaratılma ve can vermeye "ölü iken diriltme" demek mecazi olduğu için gerçek mânada (hakikat mânasında) iki kere ölme ve dirilme olayı da Mü'min sûresindeki âyette açıklanmış olmaktadır. Ölmek ve dirilmekle ilgili âyetler nasıl yorumlanırsa yorumlansın, ölmenin iki ve dirilmenin de iki kereden ibaret olması sonucu değişmez. Bu vâka da Reenkarnasyon inancına ters düşer, onun asıl olmadığını ortaya koyar.
Ayrıca birçok âyet ve hadisin açıkladığı "insanın yaratılma amacı, dünya hayatının sebebi ve hikmeti, ölümden sonra dirilerek dünyada hak edilene göre mükâfat veya ceza görme gerçeği, insan nefsinin terbiye edilerek kâmil insanın olgun nefsi haline gelebilmesi için gösterilen yollar ve çareler...", yeniden bedenlenme inancının İslâm'a aykırı olduğunun kesin kanıtlardır.
Yeniden bedenlenmenin aklî ve ilmî hiçbir delili yoktur. Dünyada yaşayan 6 milyar insanın, daha önce gelip bir başka bedende yaşadıklarına dair bir bilgi ve şuurlar mevcut değildir. Bu kesin gerçekler karşısında bazı insanların hipnoz veya telkin altında, geçmişlerine aitmiş gibi bazı bilgiler vermelerinin başka açıklamalar olmalıdır; nitekim kolektif şuur, rüya benzeri görüntüler, cinlerle temas, hâfızanın oyunları gibi nazariyelerle bu tür açıklamalar yapılmaktadır. Dün akşam (13-7-2003) bir tv tartışmasında, branşı tıp veya parapsikoloji olmayan ama herşeyden dem vuran bir ilahiyatçı bir çeşit Reenkarnasyonu, hem de Kur'an'a dayanarak savunurken bunu bilimin de kabul ettiğini söylemiş, arkasından konuşan iki uzman ise bu iddiayı yanlışlamış, reenkarnasyonun bir çeşit hastalık olduğunu, kişilik karışmasının ortaya çıktığını ve her gün birçok reenkarne olmuş "hastayı" tedavi ettiklerini ifade etmişlerdir.
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Uzman psikiyatrist Dr. İlhan Yargıç da bir makalesinde şunu söylemektedir. "Hipnoz altında hiçbir yönlendirme olmaksızın ya da uyanırken kendiliğinden ortaya çıkan kimlik değişiklikleri yani kişinin kendisini farklı birisi olarak tanıtması dissosiyatif bozukluk adı verilen psikiyatrik rahatsızlığın belirtisidir. Bu hastalığın en şiddetli biçimine çoğul kişilik (dissosiyatif kimlik bozukluğu) denilir ve hasta farklı zamanlarda farklı kimliklere bürünür, bu kimlikler birbirinden kısmen habersizdir."





Sol Elini Kullananlar Daha mı Zeki Oluyordur?


Sol elini kullanan kişilerin daha zeki olduklarına dair bugüne değin pek çok şey yazılıp çizildi. Bilim dünyasındaki tartışmalarda konuyla ilgili iki güçlü varsayımdan ilki "bilişsel kalabalık kuramı". Biliyoruz ki beynin sol yarım küresi dil ve sözel becerilerde baskınken, sağ yarım küresi daha çok matematiksel ve uzamsal (mekânsal) becerilerde söz sahibi. Sol el hareketlerini beynin sağ küresinin, sağ el hareketlerini ise sol küresinin yönettiğini düşünecek olursak bilişsel kalabalık kuramı solakların uzamsal ve matematiksel becerilerde daha düşük performans göstermelerini öngörüyor. Çünkü bu yetenekleri kontrol eden sağ yarım küre aynı zamanda sol el hareketlerinin de yönetildiği merkez. Yani etkinliği ikiye bölünmüş oluyor. Oysa sağ elini kullananların el hareketlerini sol yarım küre yönetiyor ve sağ yarım kürenin özelleştiği matematiksel yeteneklerde daha başarılı oluyorlar. İkinci varsayımsa her iki elini de kullanabilenlerin matematiksel becerilerinin daha yüksek olduğunu, çünkü matematiğin sol (dilsel) ve sağ (mekânsal) yarım küreler arasındaki etkileşimi gerektirdiğini söylüyor. Her iki eli kullanabilme becerisininse genelde solaklarda olduğuna dikkat çekerek, solakların matematiksel becerilerinin daha güçlü olduğunu savunuyor. Araştırmaların çoğu ikinci kuramı, yani solakların matematiksel becerilerde daha başarılı olduklarını desteklemekte. Ancak yine de konu hakkında ortaya atılan her bulgu daha fazla araştırmaya gereksinim duyulduğunu vurgulamaya devam ediyor.

Kaynak: Tübitak


__________________

Powered By SerKaN
Asbey Şuanda Forumda Değil   Alıntı yaparak cevapla
Eski 10.04.2008   #7 (permalink)
 
Asbey  Görüntü Resmi
 
Katılma Tarihi: Mayıs 2007
Nereden: Sürgün |||||||||||||||||||||||
Mesajlar: 1,573
Varsayılan

Bitkisel ve Hayvansal Psisizm

A. Bitkisel Psisizm



Bitkilerdeki psisik fenomenler bütününü ifade eden bir terimdir. Bitkiler üzerinde 1960’larda baslayan parapsikolojik arastirmalar, bitkilerin, çevrelerindeki insanlarin heyecan ve düsüncelerine duyarli olduklarini, kendilerinin de heyecan ve bir tür bellege sahip olduklarini ve insanlarla iletisim kurabilmelerini saglayacak birtakim güçleri bulundugunu ortaya koymustur. Bitkilerdeki psisik algilamanin saptanmasi konusundaki çalismalara en büyük katkiyi, yalan makinesi bulusuyla taninan ABD’LÝ arastirmaci Cleve Backster yapmistir. Backster, yalan makinesinin elektrotlarini bagladigi bitkilerle yaptigi deneylerde, makinenin ibresinin insanlarin heyecan halleri sirasinda çizdigi çizgilere benzer çizgiler çizdigini saptamistir. Örnegin, bir tehdit veya yasamsal tehlike karsisindaki insan ve bitkinin heyecan halleri için, ibre ayni zikzaklari çizmektedir. Uluslararasi Ýs Makineleri Kurumu’nun arastirma kimyageri Marcel Vogel, sifacilardan Ambrose ve Olga Worrell ve kimi Rus bilim adamlarinin bitkisel psisizmin kesfine önemli katkilari olmustur. Bitkilerdeki normal yasam etkinlikleri ve psisik fenomenler hakkinda yapilan parapsikolojik incelemelerin sonuçlari söyle siralanabilir:

1-Bitkilerde bitkilere özgü bir tür algilama vardir. Ýnsanlarin heyecan ve düsüncelerine duyarlidir. Sahipleriyle, aralarinda yüzlerce kilometre uzaklik olsa da, psisik irtibatta olabilirler.

2-Yacute;nsanlarla iletisim kurabilir, onlara cevap verebilirler.

3-Bitkiler çesitli enerjiler yayinlarlar. Bitkilerin de çevrelerinde, ‘kirlian fotografçiligi’ yöntemiyle fotograflari çekilebilen, birtakim vibrasyonlardan etkilenen bir enerji alani vardir.

4-Dua, sefkat, ilgi ve sevgi tesirleri,klasik müzik ve sifaci medyumlarin tesirleri bitkilerin gelisiminin hizli ve verimli olmasini saglar. Buna karsilik, nefret, kin ve düsmanlik duygularini da algilarlar. ‘Rock” ve “heavy-****l” müziklerinden istirap duyarlar.

5-Bir tür bellekleri vardir. (Daha önce bir yapragini kesmis bir kisi, bulundugu odaya girdiginde grafiklerde, bitkinin korktugunu gösteren çizgiler görülmekte, o kisi çikip, odaya baska biri girdiginde bu olmamaktadir, Yani bitki kendisine daha önce zarar vermis kisiyi unutmamistir.

6-Bitkilerin de heyecansal bir yasamlari vardir; çevrelerinde bulunanlardan hoslanabilirler, felaket anlarinda adeta “kendilerini kaybederler”.


B. Hayvansal Psisizm

Hayvanlardaki psisik fenomenler bütününü ifade eden bir terimdir. Hayvanlar üzerinde sürdürülen parapsikolojik deney ve gözlemler, kimi hayvanlarin insanlardaki ‘ESP’ yeteneklerine insanlardan daha fazla sahip olduklarini, hatta kimi psisik yeteneklerin bazi hayvanlarda bes duyu gibi dogal ve normal bir yetenek olarak kullanildigini ortaya koymustur. ABD’li parapsikolog J. B. Rhine hayvanlar üzerinde yaptigi deney ve gözlemlerin sonucunda bazi hayvanlarda en azindan su bes psisik yetenegin bulundugunu saptamistir:

1-Sevdikleri kimseler veya kendileri hakkinda tehlike içeren gelecegi ve dogal aletleri önceden hissetmeleri.

2-Sevdikleri birinin (insan veya hayvan) ölmesini veya zarar görmesini uzaktan hissetmeleri. (Bir Rus deneyinde karadan binlerce kilometre uzakta, denizin dibindeki bir denizaltida bulunan yavrularindan her biri öldürüldügü an, karadaki anne tavsan aci aci bagirmistir).

3-Sahipleri eve dönmeden, eve dönecegini, dönüs yolunda oldugunu hissetmeleri.

4-Yuvalarinin yolunu, kentler arasi uzakliklar sözkonusu olsa da bulabilmeleri ve bu uzakliklardan yuvalarina dönebilmeleri. (Kimi bilim adamlarina göre, köpekler, kediler, göçmen kuslar gibi bazi hayvanlar yön bulmada dünyanin manyetik alan çizgilerinden yararlaniyor olabilirler.)

5-Psisik izleme yetenegi. (Sevdikleri hemcinslerini uzak mesafeler katederek bulabilmeleri.)

Neo-spiritüalist görüse göre, insanin etkisi altinda kalmakla bes duyusu ile algilayamadigi birtakim ince, daha dogrusu esir'i vibrasyonlari kimi hayvanlar algilayabilmektedir. Bir beygirin koku ve görme alaninda olmadigi halde uzaktan geçen esini tanimasi veya büyük bir deprem öncesinde örümceklerin yuvalarini, kimi hayvanlarin agillarini birakip kaçmalari vibrasyonel duyarliliklarinin insanlarinkinden farkli olmalariyla açiklanabilir.



% 100 BEYiN GÜCÜ MÜMKÜN MÜDÜR


Bir düsünsenize, insanoglu tüm islerini tek parmakla yapiyor olsa idi, o zaman 10 parmakla donatilmis olarak dogmazdik. Eger beyin hücrelerimizin sadece %10'u mutlu, seviyeli bir yasanti sürdürmeye yetse idi, kafamiz tam 10 kati daha fazla hücre ile dolu olmazdi. Aslinda, insanoglu dünyada beyin kapasitesinin % 100'ünü kullanmayan tek varliktir. Insanoglu ayni zamanda, beraber yasadigi diger canlilar ile sürekli uyumsuzluk halindeki tek varliktir.
Yunuslar da benzer bir beyin ile dona -tilmislardir, ancak onlar beyin kapasitelerinin tümünü kullanarak yasamlarini akilli, eglence sever, çevreleri ile uyumlu varliklar olarak devam ettirmektedirler. Insanlarin da daha fazla beyin kapasitesinin kullanimi ile daha mutlu, daha uyumlu bir yasam sürebilecegini söylemek yanlis olmaz. Siz hiç, beyninin % 100'ünü kullanan birisinin suç, savas, açlik, salgin hastalik, ön yargi ve çevre katliami ortamlarinda olabilecegini düsünebiliyor musunuz ?

Baska bir deyisle, bizler de ayni diger canlilar gibi mükemmel yaratilmisiz; ancak, onlar gibi tüm potansiyelimizi kullanamiyoruz. Neden? Belki, bizler diger canlilar gibi enerji kaynagina nasil baglanacagimizi artik bilemiyoruz ya da kendi özgür irademizi kullanma konusu umurumuzda degil. Belki de özgür irade, sadece bedeninin tepkilerine cevap veren % 10 kullanimli insanlar için çok karmasik bir ifade.

Bu potansiyelin kullanilmamasinin nedeni ne olursa olsun, burada da kullanmazsan kaybedersin gerçegi ortaya çikmakta ve normal bir insan yanlis kullanim veya kullanil-mama yüzünden günde 100.000 beyin hücresini kaybetmektedir. Bu potansiyel degerlendirilmedikçe de, kisinin durumu zamanla daha kötüye gitmektedir. Sizce neden alzheimer, parkinson gibi hastaliklarin orani dünyanin dogum orani ile ayni oranda büyümektedir. Peki, çözüm ne?

Gerçekten de beynimizin tam kapasitesini kullanabilir, bu sayede yasam kalitemizi yükseltebilir miyiz? Tabiî ki yapabiliriz. Hafiza kaybina ugramak yerine hafiza sihirbazi, en basit problemlerden bunalan kisi yerine yaratici bir dahi, mutluluktan uzak, tekdüze yasam tarzi yerine diger canlilar ile tam ve degisken bir uyum içerisinde olmayi ögrene- biliriz.
Aslinda yasam düsündügümüzden daha zor. Parasizlik, kötü geçen çocukluk ya da çevremizdeki diger insanlar, dis etken olarak insanin kisiligini etkiler. Ama tüm olumsuz-luklara ragmen, kötü baslangiç yapip sonra da istikrarli, mutlu bir yasam kuran insanlar da vardir. Bu kisiler, kendini yetistirmenin ve sürekli gelistirmenin faydalarini fark etmis, ögrenmis insanlardir. Kisi, kendini tanima sürecini gelistirdikçe, aslinda içinde bulundugu konumu veya durumu ile ilgili gerçegin, tamamen kendi bilinçli, içgüdüsel veya tepkisel seçimlerinden kaynaklandigi fark eder.
Aklin ve vücudun tam ve dogru kullanimi ile kisinin kendini daha iyi hissetmesi, dolayisi ile ruhsal gelisimi, daha bilinçli bir yasam tarzi seçmesini saglar.
Birçok insan tekdüze günlük hayata takilmakta, sadece tepkisel davranislar sergilemekte böylelikle çevresindeki birçok olasiliklari ve seçenekleri görememektedir. %100 beyninizi harekete geçirmek için asagidaki beyin jimnastigi testini yedi gün boyunca deneyin ve bu kisa süre içerisinde ne kadar yol aldiginizi görün.

Testteki her bölüm beyninizin baska bir bölgesini çalistirmaktadir.

1.Vücudunuzu degisik yeni yöntemler ile sinayin. Normalde hangi elinizi kullaniyorsaniz bir günlügüne saçinizi taramak, dislerinizi firçalamak, çayinizi karistirmak gibi basit islemlerde elinizi degistirin. Gözünüzü kapatin ve esyalari hissederek odanizin içinde dolasin. Sesleri dinleyin, çevredeki kokulari duymaya çalisin. Yere düsen esyalari ayaginiz ile almaya çalisin, kapiyi, buzdolabini ayaginiz ile kapatin. Okudugunuz kitaptan bir sayfayi yan tutarak, bir sayfayi da ters tutarak okumaya çalisin.


2. Normalde sorgulayip, elestireceginiz bir kisi hakkinda onu onurlandiracak bir iltifat bulmaya çalisin. Kisi hakkindaki yarginizi sorgulayip, kendinizi onun yerine koyup durumu tekrar gözden geçirin.


3. Buzdolabinizi açip, birkaç saniye içindekileri gözden geçirin. Kapatip içinizden tekrarlayin. Ayni seyi bir oda içindeki esyalarda, bir magaza vitrinindeki kostümlerde, duvarda asili detayli bir resimde deneyin. Adetleri, büyüklükleri, renkleri hatirlamaya çalisin.


4. Her gün bes dakika kendinizi baska bir insan yerine koyun. Sizin su anda oldugunuz durumda o kisinin neler hissedebilecegini, neler düsünebilecegini hayal edin.

5. Kendinizi moralsiz veya keyifsiz hisset -tiginizde, hayatta en çok istediginiz seyin ne oldugunu hatirlayip, basarili olmaniz için ne yapmaniz gerektigini tekrarlayin. Ne zaman negatif bir düsünceye kapilirsaniz, kafanizda yarattigimiz bu küçük pozitif filmi tekrarlayin.


6. Gün içerisinde her saat basi, birkaç saniye için önceki saat içerisinde ne oldugunu düsünün. Günün sonunda, tüm günün bir degerlendirmesini yapin. Hatirlayamadiginiz küçük parçalar sizin gün içerisindeki çok fazla bilinçli olmadiginiz dakikalari gösterir.


7. Günlük hayatiniza adaptasyon ve esneklik kazandirmak için her gün farkli bir sey yapin. Alisverisinizi degisik dükkândan yapin. Eve gelis yolunuzu degistirin. Evde ekmek veya kek pisirin. Farkli bir spor yapin. Kendinizi yeni bir komsuya tanitin.


Her gün ayni seylerin yapilmasi beynin hep ayni bölümlerinin kullanilmasina, diger bölümlerin körelmesine yol açar. Unutmayin çesitli, farkli uyarimlar, beyin kapasitesinin kullanimi için en önemli anahtardir. Ayni zamanda sizi yoran, sizi zorlayan, rahatsiz eden aliskanliklarinizi birakmanizi da kolaylastirir.
Istediginiz rüyayi görmeyi veya uyandiginizda gördügünüz rüyayi hatirlamayi istemez misiniz ?

Kaynak:ufonet.be
__________________

Powered By SerKaN
Asbey Şuanda Forumda Değil   Alıntı yaparak cevapla
Eski 10.04.2008   #8 (permalink)
 
Asbey  Görüntü Resmi
 
Katılma Tarihi: Mayıs 2007
Nereden: Sürgün |||||||||||||||||||||||
Mesajlar: 1,573
Varsayılan

Kardeşler Neden Farklı


Çocukların oluşumunu anne ve babadan aldıkları kromozomlar belirliyorsa, her insanda bir set kromozom varsa ve de bu kromozomlar zamanla değişmiyorsa, aynı anne ve babadan olan çocukların da birbirinin aynı olması gerekmez mi? Üreme konusunda tabiat müthiş şaşırtıcıdır. Tabiatta çocukların oluşumu ile ilgili özel bir sistem dizayn edilmiştir.

Son yılların gözde konusu DNA ile ilgili olarak gazetelerde ve dergilerde çizilen resimlerden belki dikkatinizi çekmiştir. Kadın veya erkek olsun her insanın bir set kromozomu vardır ve her kromozom birleştikleri zaman 'X' harfini oluşturan iki parçadan ibarettir. Bu ikili DNA'nın birbirine sıkıca sarılmış iki koludur.

Bir insanın kromozomunun, bu iki yakasından biri anneden, diğeri de babasından gelir. Ortadan 'X' şeklinde bağlı bu yeni kromozomun her iki yarısı da komple bir gen setini taşır.

Sperm, yumurta ile birleşerek yeni bir insanın oluşumunu sağlar. Sperm yeni bebeğin kromozomunun bir yarısını taşır, yumurta diğerini. Esas soru şudur: Sperm ve yumurtadaki DNA nereden gelmektedir? Babadaki her hücre, birbirinin tamamen aynı 'X' şeklindeki kromozomları taşır. Anne için de bu aynıdır. Baba ile annenin kromozomları da kendi anne ve babalarının kromozomlarından gelmiştir. Ama hangi yarısı gelmiştir? İşte doğanın müthiş düzeninin ipucu da buradadır.

Babada sperm hücreleri oluşurken, kendi anne ve babasının kromozomlarının birer yarısını rasgele, yani bir kurala bağlı olmadan alır. Annenin yumurtalarında da aynı şey olunca, doğan her çocuk dört kişinin, yani anneanne, babaanne ve her iki dedesinin (dolayısıyla onların da ebeveynlerinin) genlerinin rasgele karıştırılmış şeklinden oluşur ve her çocuk farklı fiziksel ve psikolojik özellikler gösterir.



Neden Bazılarımız Solak ?


İnsanların çoğunun niçin, daha çok sağ ellerini kullandıkları henüz bilinmiyor. Eğer dünya nüfusunun yarısı solak olsaydı veya dünyada hiç solak bulunmasaydı, bu durum tabiatın kurallarına daha 'uygun olabilirdi, ancak tek yumurta ikizlerinin bile yüzde onunun farklı ellerini kullanmaları şaşırtıcıdır. Bu durumun genetik olmadığı, kalıtımla bir ilgisinin bulunmadığı da kesin. Bebeklerin rahimdeki pozisyonlarıyla ilgili teoriler var ama kanıtlanmış değil.

İnsanın dışında hiçbir yaratık, bir elini veya ayağını diğerine göre öncelikli kullanmaz. Dünyada tarih boyunca, kültür ve ırk farkı olmaksızın insanlar arasında sağ elini kullananlar hep çoğunlukta olmuşlardır. Bilim insanları yıllardır bunun nedenini arayıp durmaktadır.

Bilindiği gibi, beynimizin her iki yarısı değişik yetenekleri kontrol eder. Önceleri beynimizin sol yansının konuşma yeteneğimize kumanda ettiği bilindiğinden, yazmamıza da kumanda ettiği, bütün önemli kumandaları bu tarafın üstlendiği sanılıyordu. Ama sonraları beynimizin sağ yarısının da idrak, yargılama, hafıza gibi çok önemli işlevlere kumanda ettiği, beynin her iki yarısının da bir birinden üstün olmadığı ve her iki tarafın da eşit değerde görevler üstlendiği görüldü.

Solakların oranı hakkında çeşitli görüşler var. Genel görüş bunun 1/9 oranında olduğu şeklindedir. Her azınlığın başına geldiği gibi solaklar toplumda bazı zorluklarla karşılaşmışlar, hatta tarihin karanlık çağlarında şeytanla bile özdeştirilmişlerdir. Günümüzde bile solak doğan çocuklar, aileleri tarafından sağ elleri ile yazmaya zorlanmaktadırlar.

Sağ ellerini kullananlar için hayat daha kolaydır. Onlar daha iyi organize olmuşlar, acımasız bir üstünlük kurmuşlar, dünyada her şeyi kendilerine göre ayarlamışlardır. Arabaların vitesleri, silahlarda boş kovanların fırlayış yönü, hatta tuvaletteki muslukların yeri bile hep sağ ellilere göre tasarlanmıştır.

İngilizce'de sol anlamındaki 'left' kelimesi, zayıf ve kullanışsız anlamında eski İngilizce'de kullanılan 'lyft' kelimesinden türetilmiştir. Sağ anlamındaki 'right' ise haklılık ve doğruluk anlamında da kullanılır. Türkçe'de de öyle değil mi? Sağ hem canlı ve hayatta anlamında kullanılır, hem de sağlıklı, sağlam gibi sıfatların kökünü oluşturur, solun ise soluk gibi bir sıfatın kökünü oluşturma dışında sadece bir nota ile isim benzerliği vardır.


Beyin Kapasitemiz
Bazı sağlık nedenleri ile beyinlerinin bir kısmı fonksiyonlarını yerine getiremeyen insanlar vardır. Ancak normal sağlıklı insanlar beyinlerinin tüm bölümlerini kullanırlar ama hepsini aynı anda değil. Yani bir beyin hiçbir zaman yüzde yüz kapasite ile çalışmaz.

İnsanlar belirli zamanlarda belirli işler yaparlar. Beyin hücrelerinin kontrol ettiği bir çok şeyi aynı anda yapmazlar, yapamazlar. Satranç oynarken bakkaldan ne alacaklarını düşünmezler. Dolayısıyla yaşamın her anında beyin hücrelerinin yaklaşık yüzde 5'i faal durumdadır.

Bu açıdan bakınca belirli zamanlarda beynimizin az bir kısmını kullandığımız doğrudur ama bu, diğer kısımların görev kendilerine geldiğinde çalışmayacağı anlamına gelmez.

Kısacası sağlıklı bir beynin çalışmayan veya yedek olarak tutulan hiç bir bölümü yoktur. Görev kendisine geldiğinde her bölüm, her hücre çalışır ve görevini yapar.



Dolunayın Davranışı Etkilemesi


İnsanlar arasında bu inanç oldukça yaygındır. Hatta birçok ülkede polisler ve hastanelerin acil servis personeli, dolunay oluştuğu zaman işlenen suçların, intiharların, trafik kazalarının daha çoğaldığını, insanların renkleri görme yeteneklerinin azaldığını, sara nöbetlerinin sıklaştığını, sinir hastalarının uykusuzluktan daha çok yakındıklarını söylemektedirler ama bilim insanları bu görüşlere katılmıyorlar.

Eskilerin Ay'ın dönemlerine bağladıkları etkilerin büyük bir kısmının boş inançlar olduğu bir gerçektir. O zamanlar insanların uykularında gezinmeleri dolunay ışığı tarafından çekilmelerine bağlanıyordu. Dolunayın ışığının yatak odasından içeri girmesinin uyuyanın rüyasını etkilediğine, dolunay ile birlikte cinsel içgüdü fonksiyonlarının, insanların üremelerinin ve tarlaların bereketlerinin arttığına hatta 'kurt adam' efsanesine bile inanılıyordu.

Bilim insanları yine de Ay'ın evrelerinin ve özellikle dolunayın insanları etkilemesi olayına ciddiyetle yaklaşıyorlar. Ay'ın evreleri ile cinayetler, kazalar, dünyamızda oluşan kasırgaların dağılımı, magnetik alanlarda bozulma, kadınların aybaşları ve sara nöbetleri arasındaki ilişkileri yakından takip ediyorlar, devamlı istatistiki bilgi topluyorlar. Ancak kesin bir sonuca varılmış, Ay'ın evreleri ile bahsedilen olaylar arasında henüz bilimsel bir ilişki saptanmış değildir.

Yapılan bir çalışmada dolunay süresince oluşan trafik kazalarının alışılmadık bir şekilde fazla olduğu saptanmış fakat daha sonra olayların zaman aralıkları incelendiğinde çoğunun hafta sonu günlerine denk geldiği görülmüştür. Hafta sonu tatiline giderken ve dönerken sürücülerin acele etmeleri kazaların en önemli nedenidir. Yani tatil aceleciliğinin yarattığı trafik kazalarının yanında dolunayın etkisinin sözü bile edilemez.

Bilindiği gibi Ay'ın dünyada okyanuslardaki 'gel-git' denilen, suların alçalması ve yükselmesi olayı üzerinde doğrudan etkisi vardır. Vücudumuzun da çoğu su olduğuna göre Ay vücudumuzu da etkileyebilir mi? Vücudumuzdaki suyun oranı, okyanuslardaki su miktarı ile kıyaslanamayacağı gibi 'gel-git' olayı günde iki kez oluşmaktadır. Yani Ay'ın çekim gücü insanı etkilese bile bunun sadece dolunay safhasında değil her gün olması gerekir.

Dolunay safhasında iken Ay'ın parlaklığı da pek önemli bir etken değildir, çünkü bu safhada Ay'ın dünyaya gönderdiği ışık miktarı Güneş'in gönderdiğinin 600 binde biri kadardır.

Peki dolunayı bu kadar özel kılan nedir? Dolunay, Güneş Dünya'nın bir tarafında, Ay ise tam aksi tarafta aynı hizaya gelince oluşur. Bu durumda Güneş'in, Ay'ın Dünya üzerindeki etkisini arttırıp arttırmadığı da incelenmiştir. Bir miktar arttırdığı doğrudur ama Güneş o kadar uzaktadır ki bu etkileme de fazla kayda değer değildir.

Öyle görülüyor ki, her gün olan olaylar, Ay'ın dolunay safhasında da olunca sebep ona bağlanmaktadır


__________________

Powered By SerKaN
Asbey Şuanda Forumda Değil   Alıntı yaparak cevapla
Eski 10.04.2008   #9 (permalink)
 
Asbey  Görüntü Resmi
 
Katılma Tarihi: Mayıs 2007
Nereden: Sürgün |||||||||||||||||||||||
Mesajlar: 1,573
Varsayılan

Yüzleri Nasıl Ayırt Ediyoruz?
Yüzümüz kişiliğimizin aynasıdır. Duygularımızı, düşüncelerimizi yansıtır. Yüzümüz sayesinde birbirimizi tanır, bir kimsenin yaşını hatta hangi coğrafyadan olduğunu tahmin edebiliriz. Çocuklar konuşmada olduğu gibi insan yüzlerini ayırt etmeyi de sonradan öğrenirler.

Yetişkinler ise başka ırktan olan kişileri tanıyıp ayırt etmekte zorluk çekerler. Beyaz ırka göre tüm Japonların birbirlerine benzemesi gibi. Oysa aynı milletten olanların hatta dışa kapalı bir toplumda yetişmiş olanların bile yüzleri birbirlerinden çok farklıdır. Bu özellik sayesinde insanlar birbirlerini tanımayı başarırlar.

Bildiğimiz, gördüğümüz kişilerin bırakın şimdiki yüzlerini görür görmez tanımayı, o kişiye ait çocukluk fotoğrafını bile ilk gördüğümüzde, ona ait olduğunu çıkartabiliriz. Tüm insanların yüzlerinde aynı organlar var, kaş, göz, ağız, kulak, burun, vb. Beynimiz nasıl oluyor da bu organların insandan insana değişen ve her insana değişik ve kişisel bir yüz ifadesi veren bu çok küçük farkları tespit edebiliyor?

Yüzün hangi bölümünün kişiyi tanımada daha önemli bir rol oynadığı sorusu kesin bir cevap bulabilmiş değildir. İnsanların karşısındakileri tanımak için yüzün tamamına bir göz atması yeterlidir.

Karşımızdaki yüzü beynimizin algılaması ve tanıması bir kaç kademeden sonra oluyor. Önce yüzden yansıyan ışık gözümüze giriyor, yani aydınlık ortam şart. Beyin önce açık ve koyu renkli noktalan, sonra da renkleri tespit ediyor. Daha sonra da her şeklin köşelerini kontrol ediyor. Bütün bunlar çok süratli oluyor ama bir anda değil. Bu yüksek seviyede tespitte asıl şaşırtıcı olan bunu beynimizin çok küçük ve sırf bu işle görevlendirilmiş bir kısmının yapmasıdır.

Beynimizin bu minik kısmı yüz görüntüsünü tespit ettikten sonra hafıza ile kontrol ederek, kime ait olduğunu bize hatırlatıyor. Tüm bu kademelerin sırrı henüz çözülebilmiş değildir. Günümüzde en gelişmiş bilgisayarların bile halen başaramadığı bu işlem en çok bilgisayarlarla ilgili araştırma yapan bilim insanlarının ilgisini çekmektedir.

Hayvanlar insanları çoğunlukla kokularından ayırt ederlerken insan beyninin yüzleri hafızaya alma ve zamanı gelince karşılaştırmalı değerlendirme için geliştirdiği mekanizma gerçekten çok şaşırtıcıdır.

İnsan beyninin bu görüntü hafızası ile bilgisayarlar arasında çok önemli bir fark vardır. Bilgisayarlar yazı ve numaraları hafızalarına daha kolay alırlarken resimler hafızada daha çok yer kaplarlar. İnsan beyninde ise durum bunun tam tersidir. Bu nedenle beynin resim hafıza kapasitesi çok geniştir.

Beynin bir yüzü tanıyabilmesi için bazen de ilave bilgiler gerekir. İlk bakışta tanınamayan bir kişi hakkında geçmişi ile ilgili biraz bilgi verildiğinde hemen akla gelebilir. Bütün bu müthiş meziyetine rağmen beynimiz, insan isimlerini hatırlamada bu kadar başarılı değildir.



Neden Unutuyoruz?


Psikologların bozucu etki kurallarıyla ilgilenmeleri bunların sınırlı uygulama değerlerinden dolayı değil, unutmadaki önemli rollerinden dolayıdır. Bu kurallar kısmen de olsa, niçin unuttuğumuzu açıklamaktadır. Çünkü bize unutmamızın, öğrendiklerimizin hatırlamak istediklerimiz üzerindeki bozucu etkisine bağlı olduğunu gösterir. Fakat, acaba bu kurallar unutmanın ne kadarını açıklayabilir?

Kuramsal açıdan, unutmanın iki nedeni olabilir. Bunlardan biri bozucu etki, diğeri ise bellekteki çözülmedir. Her iki görüş de kuram olarak sunulmuştur, ikincisi bazen "sızan-kova hipotezi" (leaky-bucket hypothesis) adıyla anılır (Miller, 1956). ilk bakışta bu kuram daha çekici gelmektedir; çünkü, çoğu kimse unutmanın "doğal olarak" kendiliğinden meydana geldiğini kabul eder. Oysa yapılan deneyler, bozucu etkinin unutmada önemli bir rolü olduğunu, dolayısıyla unutmanın sadece bellek izinin silinmesi olamayacağını göstermiştir (Underwood, 1957).

Bu durumda, unutmayı açıklarken etkenlerden her birine ne kadar ağırlık verebiliriz?Söz konusu kuramlar, deneysel olarak karşılaştırılamaz. Çünkü, laboratuvarda bile bozucu etkiden tamamen arınık bir durum düzenleme olanağımız yoktur. Denekler, deneyden önce bazı faaliyetler yapmışlardır; ve bunlardan bazıları deneyde söz konusu olan faaliyete benzer olabilir (ileri doğru bozucu etki). Aynı şekilde, öğrenme işlemiyle hatırlama işlemi arasında da bu tür faaliyetler yer alabilir (geriye doğru bozucu etki). Psikologlar, sadece bozucu etkiyi en aza indirmeye veya meydana geldiğinde ne ölçüde olduğunu tayin etmeye çalışabilirler.

Geriye doğru bozucu etkiyi azaltmanın bir yolu, deneklerin bir malzemeyi öğrenmeleri ile hatırlama testi arasında uyumalarını sağlamaktır. Bu yolla yapılan eski bir deney, bu gün psikolojide klasikleşmiştir (Jenkins ve Daltenbach, 1924). Deneklere laboratuvardaki yatağa yatmadan önce, 10 anlamsız heceden oluşan bir liste öğretilmiştir. Uykuya dalmalarından itibaren 1, 2, 4 ve 8 saat gibi değişik süreler sonunda uyandırılan deneklerin hatırda tutma miktarı, hatırlama tekniğiyle saptanmıştır.

Aynı deneklere daha sonra, ilkine eşdeğerde başka bir liste öğretilip, bu sefer 1, 2, 4 ve 8 saatlik normal, günlük faaliyetlerinden sonra hatırlama miktarları yine aynı yöntemle ölçülmüştür. Uykudan sonraki hatırlamanın çok daha iyi olduğu görülmüştür. Her iki koşulda da hatırlama miktarı ilk bir kaç saat içinde hızla azalmıştır. Daha sonra, günlük faaliyetlerine devam eden denekler için hemen hemen sıfıra kadar düşen hatırlama, uyuyan deneklerde %50 civarında kalmıştır.

Bu tür araştırmalar, çözülme kuramlarının aleyhine kanıt olarak kullanılmış, bozucu etkiye dayanan açıklamaları ise desteklemiştir. Fakat yukarıda sözü edilen deney, sadece geriye doğru bozucu etkiyi ele almış, ileriye doğru bozucu etkiyi kapsamamıştır.

İleriye doğru bozucu etkiyi incelemek için daha değişik bir deney deseni gerekir, örneğin, deneklere anlamsız hecelerden oluşan tek bir listenin öğretildiğini ve 24 saat sonra hatırlamanın ölçüldüğünü farzedin. Genellikle o zamana kadar listenin %65'i unutulmuş olur. Bu yüksek unutma miktarı, deneğin öğrenmeyle hatırlama arasında yaptığı şeylerin etkisiyle açıklanamaz. Çünkü, deneğin laboratuvar dışındaki faaliyetleri, deneydeki faaliyetlerinden o kadar farklıdır ki, bozucu etkinin çok az olması beklenir. Ancak, bir de deneğin daha önceki sözel öğrenmeleri vardır. Yıllar boyunca yapılan bu sözel öğrenmeler, deneyde ileri doğru bozucu etki yaratmış olabilir.

Psikologlar bu olasılığı doğrudan doğruya test edemezler. Çünkü, bozucu etki yapabilecek daha önceki öğrenmeyi dakik şekilde ölçemezler. Buna karşılık deneyciler, deneklere iki veya daha fazla liste öğretirler (Underwood, 1957); sonra da, bir listenin hatırlanmasının daha önce öğrenilen liste sayısından ne derecede etkilendiğine bakarlar. Bu tür deney sonuçları önceki öğrenmenin güçlü bir etken olduğunu göstermektedir. Daha önce öğrenilen liste sayısı ne kadar çoksa, test edilen listenin hatırlanması o kadar azdır.

Şu halde, hatırda tutma büyük ölçüde, yeni öğrenilen malzeme üzerinde ileriye doğru bozucu etki yapan eski öğrenmelerin varlığına bağlıdır. Bu bulguya laboratuvar dışına genelleyecek olursak eski öğrenmelerin, özellikle iyice yerleşmiş alışkanlıkların, sözel malzemenin hatırlanmasında bozucu etki kaynağı olacağı sonucuna varabiliriz. Bu olayın, unutmanın %100'ünü açıklayıp açıklamadığını bilemiyoruz; hiç bir zaman da öğrenemeyebiliriz. Mevcut bilgilere göre yapılacak bir tahminle, insanların unutmaları, büyük ölçüde önceki öğrenmelerine, fakat bir ölçüde de sonraki öğrenmelerine bağlıdır


Neden Böcek Yemiyoruz


Böcek yeme fikrinin insanda oluşturduğu tek duygu iğrenme duygusudur. İnsanların gıda tüketim alışkanlıklarını, kalori değerleri ve beslenme dengesi değil, dinler, gelenekler kısacası kültürler belirler.

Günümüz insanları sadece birkaç omurgalı, yumuşakça ve kabukluları yemesine karşın, atalarımız böcek yiyici idi.

Böcekler bol miktarda protein ve yağsız sığır etinden daha az yağ içerirler, içlerinde bol miktarda kalsiyum, demir, çeşitli mineraller ve vitamin vardır.

Protein içeriği bakımından, çekirge yüzde 50-75, örümcek yüzde 64, karınca yüzde 24, tavuk yüzde 23, balık yüzde 21, sığır eti yüzde 20 ve kuzu eti yüzde 17 zengindir.

Avrupalılar böcek yemez ama Afrika'da değişik çekirge türleri ve iri kelebek tırtılları yenir. Tayland'da bir tür iri su böceği, Yeni Gine'de ağustos böceği, Japonya'da kızartılmış yaban ansı, yalnız veya diğer besin maddeleri ile veya soslarla karıştırılıp yenmektedir.

Halen dünyamızda, insan gıdası olarak 500 civarında böcek türü yenilmekte, bunun yüzde 40'ı Meksika'da tüketilmektedir.

İnsanların böcek yeme alışkanlığım kazanamamalarının sebebi muhtemelen, böceklerin boyutlarının küçük, dolayısıyla tüketim için gerekli olan miktarın temininin zor olmasından kaynaklanmaktadır.

Bundan sonra söyleyeceklerimiz, bizi dikkatli okuyan ve evlerindeki kalorifer böceğinin ekonomik değerini anlayan okurlara;

Eğer böcek yemeye karar vermişseniz, onları sağlıklı olarak yakalamalı ve derhal işleme koymalısınız, çünkü ölü böcekler çok çabuk bozulurlar.

Karasinekler ve hamamböcekleri gibi böcekler çoğunlukla bakteri taşırlar, bunları yememek gerekir. Aslında Öyle veya böyle bütün böcekler parazit taşıdıklarından, iyi bir pişirme gerekir.Tüylü böcekler boğazı tahriş eder, renkli böcekler ise çoğunlukla zehirlidir.

Şaka bir yana, insanlar sağlıklı bir şekilde böcek yiyebilme alışkanlığına kavuşsalardı, besi hayvancılığına ayrılan otlaklar bugün orman olarak korunabilecekti!
__________________

Powered By SerKaN
Asbey Şuanda Forumda Değil   Alıntı yaparak cevapla
Eski 10.04.2008   #10 (permalink)
 
Asbey  Görüntü Resmi
 
Katılma Tarihi: Mayıs 2007
Nereden: Sürgün |||||||||||||||||||||||
Mesajlar: 1,573
Varsayılan

Filmdeki TV'nin Dalgalanması



Televizyonu izlerken filmin içinde bir başka televizyon veya bilgisayar monitörü göründüğünde, bunların ekranlarındaki görüntüler ya görülemez, ya ekranın sadece belirli bir kısmında görüntü vardır, ya da sürekli yukarıdan aşağı kayan çizgiler oluşur.

Ekranda bir başka ekran gösterildiğinde oluşan bu uyumsuzluğu, sinemada arabaların ters dönüyormuş gibi gözüken tekerlek görüntülerine benzetebiliriz. Sinemanın da, televizyonun da temel prensipleri aynıdır. İkisi de gözümüzün zaaflarından yararlanırlar. Sabit görüntüleri arka arkaya çok süratli göstererek beynimizde hareketlerin devamlı ve canlı olduğu imajını yaratırlar.

Televizyon ekranına ne kadar dikkatli bakılırsa bakılsın anlaşılamaz ama aslında ekranda oluşan görüntü binlerce noktadan meydana gelir. Bu noktalar ekran üzerine satır satır dizilmişlerdir. Bir kitabı okurken nasıl sol en üst noktadan başlayıp, soldan sağa, satır satır okuyarak aşağıya inip sayfayı sağ en alt noktada bitiriyorsak, televizyon ekranında da aynı sırayla noktalar ve satırlar oluşturulur. Bu oluşturma o kadar süratlidir ki, nokta ve satırları beyin bir bütün olarak algılar.

Sinemada saniyenin 24'ünde biri kadar bir sürede geçen kareleri gözümüz devam eden bir görüntü gibi nasıl algılıyorsa, televizyonda da saniyenin 25'inde bir geçen görüntüleri aynı şekilde algılar. Ancak sinemada her karede sabit bir görüntü varken televizyondaki kareler ayrıca noktalar ve çizgiler çizilerek oluşturulur. Bu yatay çizgilerin oluşturulma hızı tamamen şehir cereyanının frekansına bağlıdır.

Avrupa'da frekansı 50 Hz. olan şehir cereyanı saniyede 50 salınım yapar. Avrupa televizyonlarında da ekranda saniyede 50 kare, diğer bir deyişle saniyenin 50'de bir süresinde bir kare oluşur. ABD'de şehir cereyanının frekansı 60 Hz. olduğu için onlarda bir kare saniyenin 60'da bir süresinde ekranda görünür ve kaybolur.

Avrupa TV sisteminde tek bir karenin meydana gelmesi için önce ekranda 625 sıra çizgi oluşturulur. Her bir çizginin oluşması saniyenin 15625'i kadar bir sürede gerçekleşir. Her sıranın da yüzlerce noktadan oluştuğu düşünülürse her bir noktanın oluşma süresinin saniyenin milyonda birinden daha kısa olduğu görülür. Saniyenin 24'te birinden hızlı hareketleri, saniyenin 100'de biri kadar süredeki ışıktaki hassasiyet değişimlerini algılayamayan beynimiz, bu kadar kısa bir süre içinde gerçekleşen detayların hiçbirinin farkına varmaz, sadece sonunda oluşan görüntüyü algılar.

Televizyonun çalışma prensibi çok basittir. Önce görüntüyü çeken kameranın objektifi vasıtasıyla kameranın arka yüzünde bulunan ışığa duyarlı bir tabakaya görüntü odaklanır. Bu görüntü aynen evdeki TV göstericisinde olduğu gibi, soldan sağa, yukarıdan aşağıya satır satır, nokta nokta taranır. Her nokta ışık karakteristiğine göre farklı bir elektrik sinyali üretir. Bu sinyaller ya göstericiye yollanır, ya da bir şekilde kaydedilir.

Evdeki TV göstericisinde de olayın tersi gerçekleşir. TV tüpünün çıkıntılı arka kısmındaki bir elektron tabancası her bir noktanın sinyalini ekranın iç yüzeyinde fosforla kaplanmış tabakaya gönderir. Renkli televizyonda bu iş kırmızı, mavi ve yeşil renk gönderen üç ayrı elektron tabancası ile yapılır. Noktalar o kadar kısa sürede ekranın içindeki tabakada parıldarlar, yanıp sönerler, ardı ardına yatay çizgiler ve sonunda bir sayfa oluştururlar, bu sayfalar o kadar süratli değişirler ki biz sadece devamlı bir görüntü görürüz.

Televizyon ekranında satır satır oluşan görüntü bir kerede oluşmaz. Önce satır atlayarak veya tek sayılı satırlarla görüntü oluşturulur, sonra ikinci taramada diğer satırlar oluşturularak 1/25 saniye içinde görüntü tamamlanır. Yani bir görüntü 1/50 saniyede 312 satır ile meydana getirilir, arkadan gelen 1/50 saniye içinde diğer 313 satır da çizilir. Toplam 1/25 saniye içinde tüm noktalar ve satırlar tamamlanarak bir kare meydana getirilmiş olur.

TV ekranının karşısına geçip bir görüntünün fotoğrafını çekmek istediğimizde, fotoğraf makinesinin ekspozyon, yani açıp kapanma süresini 1/100 saniyeye ayarlayıp, resmi çekip kağıda bastığımızda hem net olmadığını hem de yarısının olmadığını görürüz. Çünkü TV ekranında bir resim 1/25 saniyede oluşmaktadır. Bunun dörtte biri kadar bir sürede yani 1/100 saniyede ekranın görüntü taraması yukarıdan birer satır atlamalı olarak başlamış yarıya geldiğinde fotoğraf makinesinin merceği kapanmıştır. Sonuçta ekranda görüntünün alt yarısı daha oluşmadığından fotoğrafta çıkmamış, çıkan üst yarısı ise birer atlamalı satırlardan oluştuğu için görüntü net olmamıştır.

Bu TV ekranından sabit ekspozyon ile alınan görüntüdür. TV ekranından TV kamerasıyla görüntü kaydedip bir başka TV ekranında gösterildiğinde durum biraz daha farklıdır. Avrupa standartlarında ekranda 1/15625 saniyede bir satır, 1/25 saniyede bir resim karesi oluşur ama bütün dünyada böyle değildir ve tüm çalışmalara rağmen uluslararası bir standardizasyon sağlanamamıştır. Dünyada farklı teknoloji ve hızla çalışan birçok TV sistemi vardır.

Bir sisteme göre farklı hızda tarama yapan bir ekran, başka bir sisteme göre kayıt yapan kamera ile kaydedilip yine farklı sisteme göre çalışan bir TV ekranında gösterildiğinde tarama hızları farklı olduğundan ekran üzerindeki TV'nin görüntüsünde kayan resim kareleri veya çizgiler ortaya çıkar. Örneğin kamera daha hızlı, görüntü çektiği ekranın tarama hızı yavaşsa film bir başka TV'de gösterildiğinde film içindeki TV ekranı ya flu, ya kısmen oluşmuş şekilde ya da yukardan aşağıya kayan çizgiler içinde görülür.



TV'nin Mavi Işık Saçması


Işık elektromanyetik dalgalardan meydana gelmiştir. Bu dalgaların kısa boylu olanlarını gözümüz mavi renk olarak algılar. Dalgaların boyu uzadıkça gözümüze yeşil, sarı ve en sonunda kırmızı renk olarak görünürler. Gözümüz ışığın her rengini göremez.

Görebildiğimiz en geniş dalga boyundan, yani kırmızı renkten sonrakileri gözümüz algılayamaz. Kırmızıdan daha kırmızı olan, infrared denilen bu renklere sahip ışık daha ziyade ısı olarak değerlendirilir. Maviden daha mavi olan daha kısa dalga boylu renkleri, yani ultraviyole renkleri de gözümüz görmez. Gözümüzün ve beynimizin algılama kapasitelerinin dışında kalan b